Şiiri Yeniden Kurgulamak (Emrah Sönmezışık)

Şairin görev ve ödevleri nelerdir sorusunun cevabı kapsamında çokça önerme ileri sürülebilir. Bu önermeler bazılarınca reddedilebileceği gibi; bireysel olsun, toplumsal olsun, her türlü görev ve ödevi yok sayanlar da çıkabilir. Elbette ki bu reddediş, şairlik üslubu ile açıklanamaz. Şairlik bir meseledir ve şiiri mesele edinmediğinizde aynı şiiri çoğaltmaktan kaçınmanız güçtür. Şairin yeni ile uğraşı onu özgünlüğe taşıyacak birincil anahtar olarak görülmelidir. Bazen bir tuğla koymak yeterliyken, bazense duvarı yıkmak gerekir. Şairliği mesele olarak görmediğinizde artık şair meselesinin bir parçasısınızdır. Şair meselesinin kahramanları sürekli aynı şiiri yazan ustalardır. Oysaki şiir sürekli yeniden kurgulanmayı gereksinir.


Şiirde Görelilik

Eski hâlini bildiğimiz şeyleri gözlemlerken yitirilen, değişen noktalarını ortaya çıkarırız. Zihindeki kayıtlı verinin doğrulanamayışının sonucudur bu. Güncel şiire de aynı doğrultuda eğildiğimizde kayıplar ile kazanımları irdeleyerek şiirin sorunlarına değgin çıkarımlar elde ederiz. Yaptığımız şey; şiiri şiirle karşılaştırmaktır ve öz açısından öznel, biçim açısından nesnel bir sürecin ifadesidir. Şiirin sorunlarının tespiti için kullandığımız diğer yöntem şiirin nasıl olması gerektiğinden yola çıkmaktır. Şiirin nasıl olması gerektiğini belirlerken büyük ölçüde öznel disiplinlerden faydalanırız. Alışık olduğumuz bir yapının değişmiş hâli yadırgatıcı olabilse de yeniye uyum kaçınılmazdır. Kısıtlı süre diliminde gerçekleşen değişimin farkına varamasak bile temelde her şeyin değiştiğini kabul ederiz. Değişimi var eden unsurları çeşitli noktalardan ele alabilir; bu unsurların sebeplerini bulabiliriz. Verilerin bazıları güdülenmiş maddenin birim zamandaki değişimiyle ilişkiliyken, bazıları maddenin niteliği ve niceliğiyle, bazılarıysa veriler arasındaki bağ ve kopuklukla ilişkilidir…

İster nitelik, ister nicelik açısından değişim söz konusu olsun; ortada bir süreklilik olduğundan dolayı bu noktaların değişimi birim zamanla eş anlı gerçekleşmesine rağmen değişimin tanımlanması güdülenmiş maddenin aksine birim zamandan bağımsızdır. Duyularımız da zamana bağımlı değildir çünkü zamanın duyularımız üstünde bir belirleyiciliği yoktur. Ama nesnenin algılanması için yeter zaman şartı vardır. Yeter zaman, olagelen değişimin farkına varılabilmesi için gerekli süreyi imler. Kısıtlı zaman diliminde değişimi algılayamadığımız için olsa gerek nesnel gerçekliğin değişime uğradığını düşünmeyiz ya da nesnel gerçekliği ele alırken maddenin değişmez niteliksel yönlerine odaklanırız ki bunun için de maddenin bilinen tanım alanın değişmeyeceği kabul edilmelidir. Hakikat, maddenin doğada, daha genel deyişle tanım alanında bulunduğu gerçekliğe uygun bir şekilde zihinde kazandığı varlıktır. Öznenin dışarıda tutulması maddenin nitelik fonksiyonu da dışarıda tutar. Böylelikle özneden bağımsızlık, maddenin değişmez niteliğini, yani nesnel hakikati yok eder. Madde doğada algılanan niteliğinden yalıtıktır, niceliği ile bulunur. Birden farklı atomun veya maddenin çeşitli niceliklerle bir araya gelmesiyle yeni maddeler oluşur. Hidrojen ve oksijen atomlarının suyu oluşturması niceliksel bir durumdur. Ayrı ayrı hidrojen veya oksijen atomlarında suyun izlerinin bulunması beklenmez. Başka örnekler bulunarak niteliğin de değişip dönüştüğü düşünülebilir; fakat bu savın doğrulanabilmesi için nicelikten bağımsız bir niteliksel varlığın nesnel olduğunun ispatlanması gerekir.

Nesne, niteliksel ve niceliksel olmak üzere iki koldan oluşmaktadır. Şiirin nesnellik boyutunu açıklamaya çalışırken şiiri niteliğinden, algılanılan özünden ayırınca şiirin biçimi çıkar ortaya. Suyun hidrojen ve oksijene ayrıştırılabilir olması, suyun nesnelliğini bozmaz; şiirin biçimsel bölünüşü de şiirin biçimsel nesnelliğini yok etmemelidir. Biçimin niceliksel boyutu, parçalarıyla ve diğer nesnelerle arasındaki görelilikle ilgilidir. O hâlde, niceliksel ve niteliksel olmak üzere iki türlü görelilik olmalıdır. Duyuların zamandan bağımsızlığından, algının zamana bağımlılığından bahsetmiştik. Nesnelliğin anlaşılabilmesi onun niceliksel bir şekilde algılanmasıyla mümkündür. İmgenin anlamsızlığı ve anlaşılmazlığının odak noktası da aynı şekilde nicelik yerine niteliksel yaratımın yoğunluğundan kaynaklanmaktadır.  Niceliksel görelilik biçimin aynı zamanda öz olduğunun aksini söyler bize. Maddenin değişmez niteliği, niceliğinin yansılanmasıyken öznellikle algılanan boyutu ise değişken niteliğini doğurmaktadır. Değişmez nitelikle maddenin niceliğinin arasındaki ilişki, nesnel hakikat ile nesnel gerçeklik arasındaki ilişkiyle koşuttur. Maddenin değişmez niteliği ile niceliğinin uygunluğunu kabul ettiğinizde maddenin niteliği ifadesi değişken niteliğini işaret eder. O hâlde, biçimin bizi yönlendirdiği öz tamamen öznel bir duraktır. Buradaki yönlendirme bir zandan ibarettir. Öznel olanın aynı zamanda nesnel olamayacağının açıklığı biçim ile özün kesin bir çizgi ile ayrıldığını anlatır. Biçimin anlama katkısı özneyle mümkündür. Günümüz şiirine bakıldığında alımlayıcı özne ile şiirin öznesindeki cılızlık hemen göze çarpar. Geçmişe dönük olarak yapılacak bu kıyaslamanın doğrulandığı dilim, divan şiirinin terkine kadar uzandırılabilir. Günümüz şiir yaratıcı öznesinin büyüklük iddialarıysa tabi ki tesadüf değil; divan şairlerin büyüklüğüyle benzerlik içindedir. Şiire insan aranıp bulunamazken, şiirde insan aranıp bulunamazken şairliğe heveskâr çıraklar rahatlıkla bulunabilmektedir. Şiir üretimi açısından belirleyicilik bütünleşik öznenin yaratıcı öznesindedir. Alımlayıcı özne ve şiirin öznesini şimdilik bir kenara bırakarak şairin aranıp da bulunamadığı alanlara bakarak devam edelim.


Şiirde Dijital Gerçeklik

Nesnenin sürekliliğini duyularımızla kavrayamayışımız zamanı var etmektedir. Nesnenin birim zamandaki niceliksel değişimini an’a sıkışmış duyularımızla kavrayabilmemiz olanaksızdır; çünkü birim zamanda insan yeteneğiyle duyumsanabilir bir değişimden söz edilemez. Nesnenin değişimini ve sürekliliğini ancak algı sayesinde yakalayabiliriz; bu yakalayış zaman kavramını üretir. Bulunduğumuz yerden geniş bir zaman parçasını görebilseydik geçmiş ve gelecek zamanı aynı anda kavrayabilirdik. Oysaki duyularımız için yalnızca “var” söz konusudur. Bizi, “var”ın zıttı olan “yok”a götüren şey değişimdir ve değişim algının çıktısıdır. O zaman şunu da belirtmemiz gerekmektedir: “Yok”  da algımızın ürettiği bir kavramdan öte bir şey değildir. Diğer yandan yok’un niceliksel karşılığı sıfırdır. Olmayan bir şeyin niceliği bulunamayacağı için sıfır kavramsal (öznel) bir beliriş olmalıdır.

Teknolojiyi gerçekleştiren özne, halen insan özne konumundadır fakat özne fonksiyonu robotik teknoloji sayesinde makineye aktarılabilmektedir. İnsanın makineyle, makinenin makinelerle iletişimi için ikilik sistem üzerine inşa edilmiş makine dili kullanılmaktadır. Makine dilinde bir ile sıfır,  var ile yok’un karşılığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bir ve sıfır kullanılarak dijital gerçekliğin oluşturulduğudur. Dijital gerçeklik ile nesnel gerçekliğin duyumsanmasındaki temel ayrım; birim zamanla eş anlı, içinde yaşanılan bir dijital gerçekliğin, şu an için yaşantımızla bütünleşememiş olmasıdır. Diğer önemli fark ise dijital gerçekliğin tamamıyla kurgusal olmasından dolayı nesnellik içermemesidir. Aynı şekilde, dijital madde-duyu-zaman ilişkisi ile madde-duyu-zaman ilişkisi örtüşmemektedir. Klasik madde tanımından bağımsız bir dijital madde tanımı yaratılırsa veya dijital maddenin devinmesi sağlanabilirse dijital nesnelliğin yolu açılacaktır. Kurgulanan dijital gerçekliğin hiçbir değişiklik olmaksızın tekrarlanabilirliği insan duyuları için aynı şeyin defalarca kez duyumsanabilmesini sağlarken geçmiş ve gelecek zamana gereksinimi ortadan kaldırır. Aslında geçmiş zaman, insanın şeyleri belleğinde biriktirmesidir. Akan birim zamanda, ancak an’ı biriktirebilen insana dijital bellek yüklemesi veya bellek silimi yapılırsa birim zamanla eş anlılık koşulu ortadan kalkacak, birim zamanda geniş bir zaman parçası idrak edilebilecek, geçmiş ve gelecek zaman aynı anda yaşanabilecek ve duyularımızdan bağımsız bir şekilde yaratılan algı sayesinde zaman aşılacaktır. Bunun başarılıp başarılamayacağını şimdilik kestirmek güç olsa da arttırılmış gerçeklik çalışmaları dijital gerçekliğe giriş sayılabilir.

İnsan şu an için, nesnel gerçeklik ile gelişimini tamamlamamış bir dijital gerçeklik arasında sıkışmış durumdadır. Belki de şiirin henüz dijital alana taşınamamasının temel nedeni budur. Dijital yayıncılık kapsamında birtakım işler de yok değil. Ama bu işler, şiirin kâğıt üzerinden ekrana taşınmasına yönelik çalışmalardır. Aynı şekilde şiirin, teknolojinin aracı haline büründürüldüğü bireysel girişimleri de gözlemliyoruz. Görüntüyü kullanan sanat dalları için ürünün doğrudan dijital olarak üretilmesi hususunda herhangi bir çıkmaz bulunmuyor; çünkü imgeyi oluşturan görüntü dijital olarak üretilebilmektedir. İmgenin sözcüklerle (“gösterge”lerle) oluşturulduğu şiirdeki zorluğu aşabilmek için dijital “gösteren”lere ihtiyaç duyulmaktadır.  Ya da kişiyi “gönderge”lere ulaştıran mevcut “gösterge”lerin yerine yeni “dijital gösterge”lerin bulunması gerekmektedir. Sonuç olarak yeni dijital bir dilin yaratılması kaçınılmazdır. Bu kapsamda, emoji ve gif animasyonlarını dijital iletişimin ilk aşaması olarak görebiliriz. Dijital dil ile birlikte şiir dili, dijital şiir diline dönüşürken şiir tekniği de şiir teknolojisine evrilecektir.  


Yeni Duyarlılık

Çağını yansıtamayan sanat, yaşamın dışında kalır; çünkü aktarılan insan ve hayata dair pratikler varlığını yitirmiş demektir. Elbette ki sürekli eskiyi tekrarlayan eserler üretilebilir; fakat bunun için eski dünyayı, yeni dünyanın araçlarıyla yaşayabilmek gerekmektedir. Böyle bir sanatçının varlığı kendisi gibi bireylerden oluşan bir topluluğun varlığına bağlıdır. Teknolojik atılımla hayatımıza giren yeni araçlar alışkanlıklarımızı, davranışlarımızı ve duyarlılığımızı değiştirmiş, yaşama biçimimiz aynılaşmıştır; çünkü yaşama biçimimizi belirleyen mekân büyük ölçüde aynılaşmıştır. Taşra-merkez, köy-şehir ayrımı yapılabilse dahi bireysel kullanımımıza sunulan teknolojik araçlara erişimde eskiden olduğu gibi göze çarpan bir eşitsizlik bulunmamaktadır. Teknolojik araçları kullanım becerisi ele alındığında, genç-yaşlı bireyler arasında beliren fark; teknolojinin yarattığı yeni alışkanlık ve davranışların ediniminde belirgin değildir. Yaşama biçimimiz aynı olunca, teknolojinin yön verdiği alışkanlık ve davranışlarımız da kuşak farkı gözetmeksizin aynılaşmıştır. Ama duyarlılığın dönüşümü yavaştır; bundan dolayıdır ki teknolojinin hızlı yükselişi nesiller arasında duyarlılık uçurumu yaratmıştır. Televizyonun yaygınlaşmasıyla koşutluk gösteren şiirdeki duyarlılık yitimi bilgisayar ve internetin yayılmasıyla en üst seviyelere ulaşmıştır; çünkü mevcut şiirin tekniği ve kurgusu, yeni duyarlılığı aktarabilmekte yetersiz kalmıştır. Açıklamaya çalıştığımız nokta, duyarlılığın toptan yitirildiği iddiası değildir. Duyarlılığın yönü ile eşik seviyesindeki değişim iyi yakalanamadığından dolayı yeni nesil ile şiirin arasına mesafe girmiştir. Yeni neslin teknolojiyle şekillenen algısı, duyarlılığın nesnesi ile şiddetinde sürekli bir yenilenme yaratmaktadır.

İnsanı sevindiren, üzen, sorgulamaya iten, kısacası duyarlılığını hareketlendiren şeylerdeki dönüşüm, şiirin malzemesinde gerçekleştirilememiştir. Yeni yaşayış biçimlerinden kaynaklanan sıkıntı ve çelişkiler, şiirleştirilmek için şairini beklemektedir. Doğaldır ki her yeni özün yeni sözcükleri vardır. Ama her yeni sözcüğün, kavramın, aracın şiir yoğunluğu barındırmaksızın öze katılması şiirden yana bir tutum olamaz. Güncel bir sözcüğün şiir yoğunluğu oluşturabilmesi için şair buluşuna gereksinim vardır. Sözcük ne kadar sıcak olursa, ömrü o kadar kestirilemezdir. Bundan dolayı, bu tür sözcüklerin elinden tutarken alelade bir tutum sergilemek yerine, en özel imgenin peşine düşülmelidir. Yeni sözcükler ve nesneler şairine özgün bir buluşun anahtarını sunabilir. Ayrıca, insanı derinden sarsan, her dönem güncelliği bulunan başat konulara karşı da büyük bir ilgisizlik sergilenmektedir. Hatta bu konular kaba bir gerçekçilikle dahi söylense büyük bir şiire evrilebilecek derinliğe sahiptirler. Teknolojik araçların gölgesinde gelişen algımız bizi duyarsızlaştırabildiği gibi, duyarlılığın kullanımı gibi bir yola sokabilmektedir. Etkileyici olayların karşısında sosyal medyadaki bir günlük çığlıkla yetinmek ve bir günlük görüntü vermek, duyarlılığın ben merkezcil kullanımıdır. Fotoğraf, sinema, müzik, şiir, resim, afiş vb. sanat dalları kullanılarak teknolojik tüketimin tetiklenmesiyle duyarlılık sığlaştırılmakta ve tüketim ürünü haline getirilmektedir.  Sanatın üretim ve tüketim aşamalarında kullanılan teknik ne kadar başkasına bağlıysa o kadar kullanılabilirliğinin arttığını görmekteyiz. Tekniğin, sağlayıcılarına bağımlı bir şekilde üretilmesi; eserin tüketim nesnesine dönüşme tehlikesini içermekte, sanatsal kurguya ve duyarlılığa gedik açmaktadır. Söz konusu etki, teknoloji ile birlikte katbekat artmaktadır. Teknolojik pratikten soyutlanarak ve yeni duyarlılığı kurgulamaksızın üretilen şiir, insanını yitirmeye devam edecektir; çünkü sanatsal kurgunun yönetmesi gereken algı, teknolojik kapitalizmin yönetimindedir.

Emrah SÖNMEZIŞIK
Üvercinka Dergisi, Sayı: 62, Aralık 2019