Aranırken Taranmak (#1): PARAYI VEREN DÜDÜĞÜMÜ ÇALAR! (Emir Alisipahi)
Fuhşun yeni tarihi, evet; ezici çoğunlukla pavyon tipi tarih sahnesinde. Şimdi inatla ve acımadan. “Şerle davamız vardır” diyen herkesin mevta olduğu ya da ıskartaya çıkarıldığını hatırlayarak. Karbon kâğıt siyaseti bir kenara bırakırsak vaktiyle hakkı gözeten, tahsis eden ve edemeyişin sıkıntısı içinde bulunan bir nüfuzda -ki nüfus da olabilirdi- yaşadığımız açık. Sürüklendiğimiz yere ayak diremek yerine ‘ayakbastı parası’ ödemeyi dahi göze alacak kadar razı olduk. Pratiğin ve süreçlerin bizlere sunduğu gerçek bilgi yerine ‘şapkadan tavşan çıkaran kolaylıklar’ın içimizi ısıtmadığı ortada artık. Bereketimiz kaçtı.
Bağ kurma, bir araya gelme yöntemlerimiz menfaatle koşullandı, istenç ve direnç ortalamaya hapsoldu, “özel nitelik” hiç olmadığı kadar horlanarak itibarsızlaştırıldı. Aynı zamanda “herkesin her şey olabileceği yanılgısını” kulaktan kulağa fısıldayarak ve inandırarak buna. Ustalığın, el alışverişinin kökü tam da burada kazındı. Yanisi; altı kaval, üstü şeşhane!
Müstakil kapısız evlerden zırhlı araçlara, sahip olmanın getirdiği belalara uzanan bir yol. Gözlerimiz ayırt etmek yerine seçmeyi, “fifty fifty” masalarda tokalaşarak bir consensus aramayı kendine kondurdu, oldu bu! Öyle ya, tüm bu imrenilen muhtevanın ömrümüzü hortumlamaya vakfettiği su götürmez. Şimdi tam bağımsız randıman evlerinde çömeliyoruz ve dört köşe!
Olacak iş. Paraya ve parayla ulaştığımız her şey adına üç kez düşünürsek. Parayı, faizin ne olduğunu anlamadan konuşamayacağımız kesin. (Bkz: Yılan soyunun gizli tarihi.) Faiz, parayı yaratan -yani yoktan var eden- olarak vardır. Bununla kalmaz; var olanı gözeten, olmayanı söğüşleyen bir örgüdür kabaca. Tüm bu tanımların toplumumuzdaki yerini kavrayacak olursak, nasıl bir kazık yediğimiz konusunu da aydınlatmamız isabet olacaktır. Midede ve gümrükte!
Şimdilerde bana Bollywood dilini çağrıştıran sabuklamalar işitiyorum. Dil, işin aslı dediğimiz, “gerçekliği yürürlüğe sokan bir yöntemdir” bu topraklarda. Sınırlandırırken aynı zamanda sınır çizen, ağzının payını veren bir tavır sergiler. Bu kaynaşma çabalarının nereye varacağını kestirmek güç değil. Emsallerin akıbetini ve ihracatın -insan da dahil buna- akış yönünü gözlemlemek kâfi olacaktır. Yersen Recai!
Ölçülemez olanı değerlemeye kalkışmak. Gediğe koyacak olursak; “Parayı veren düdüğümü çalar!” hissesini açıyoruz ortaya. Bir iki harf farkla defterini dürüyoruz şimdilik, çok açılmadan. Perdeyi bizim yandan yemiş İbrahim Tatlıses ve İsmail Türüt’lerin anlayacağı dilden kapatıyoruz; “Tamam düdük de, hangi düdük?”
Emir ALİSİPAHİ
Şubat 2026




