“PORTAL: AI Çağında Aklın Yitimi” (Rafet Arslan)
(I) Krizin İçinde İnsanlık, Peki Ne Yapacağız?
(II) Kakofoni Gezegeninde Yankı Odasına Zincirli Birey
(III) Dijital Biyo-Köle Ekonomisi Tıkırında!
XXIX- Kapanış Yerine
(I) Krizin İçinde İnsanlık, Peki Ne Yapacağız?
“Yarın hasat etmek istediğiniz bitkilerin tohumlarını bugünden seçin.” Alejandro Jodorowsky
İnsanlığın pratik öyküsü bizlere, hep ilerleme, büyüme, gelişme ve sıçrama metaforlarıyla anlatılmıştır. Sanki tarih ve evrim bir yoldur ve insanlık sürekli bir istim ile hedefe ilerlemektedir. Bu anlatı, kültürün ürettiği en büyük deep fake kurgudur. İnsanlığın bir yerden sonra hızlı ileriye doğru gittiğini söylemek hatadır. Gelişim; bilişsel kapasiteden öte teknik, bilim, iletişim ve yıkım aygıtlarında kreşendo etkisi yapmış olabilir. 70 bin yıl önce, 50 bin yıl önce, 12 bin yıl önce, 3 bin yıl önce ya da Rönesans’ta kırılma dönemeçleri bulunabilir. Fakat insan türünün gezegendeki varlık ya da evrim süreci içinde bu zaman kronolojileri, Samanyolu Galaksinin kâinat içindeki yeri kadar yer kaplar.
En kadim metinlere, en eskiye giden arkeolojik kazılarda bizlerle konuşan insan hakikati, gelişmenin kaplumbağa hızını bizlere gösterir. Yazıtlarda, mezarlarda, kodekslerde, mağara duvarlarında zuhur eden insan türünün bilişsel gelişimi bunun en büyük kanıtıdır. Bin yıllar önce insan topluluğunun temel yaşamsal (beslenme, güvenlik, barınma, kişi olabilme, eğitim vb.) sorunları tekrar edip durmaktadır. Hem de geliştirdiğimiz teknik akılla katmerleşerek: Kent, devlet, kölelik, inanç manipülasyonu, emperyalizm ya da sömürü, yabancılaşma, tinin ezilmesi, cehalet, eşitsizlik vb.
Yani insan organize ve teknik oldukça insanlık ölmektedir.
Türünü ve gezegeni yıkıma sürüklerken; kendini gelişme, akıl merkezlilik, pozitivist/bilimsel dünya görüşüyle somutlaştırma iddiası taşıyan uygarlığın son 150 senelik geçmişine baktığımızda; çok böbürlendiği kazanımların acizliğini görürüz. Çalışma saatlerinde düşüş, genel oy hakkı, yaşamın pratik kalitesinde kısmi artış, uzayan ömür gibi insani sayılabilecek şeylerinde savaşlar, ekonomik ve sosyal krizler düşünüldüğünde, yarattığı kazanımlara dair iddiaları komik bir hale gelir. Kazanan araçsallaştırılmış akıl, büyüyen sermaye, gelişen teknolojidir.
Gelişmeler geliştikçe, ilerlemeler ilerledikçe insanın hakikatine baktığımızda; bilincinde, ruhunun zenginliğinde ya da bilişsel kapasitesinde de yaşanan gelişim minimum düzeydedir. Yani Babil Kulesi’ni inşa ederken ya da eski Yunan agorasında yaşarken tartışılan ya da dert edinirken insanlık durumunun cehaleti neyse, hâlâ o hüküm sürmektedir. Ve hatta çok daha ‘gelişmiştir’ haldedir, savaş makinesi, kıyım makinesi, yoksulluk ağları, modern esaret ve aptallaştırma teknikleriyle.
Ama seçme hakkına birey ya da tüketici olarak sahiptir. Viagra ve OnlyFans gelişmeleri yaşanmıştır. Artık savaşlar şan, toprak ya da millet için değil enerji kaynakları için yapılır hale gelmiştir. Ay’a bir bayrak dikilmiş, Mars yörüngesine elektrikli koyun değilse de bir Tesla araba gönderilmiştir…
Stop.
İşte, türümüzün müthiş ilerleme kronolojisine kısa ve hızlı bir özet. Bilinen, tanımlana gelmiş uygarlık artık bitmiştir; bu hakikatin kabul edilmemesi, bunun farkındalığına ayılmamasının pratik sonucu ise insan uygarlığının fiziki çöküşü olacaktır. İmdat freni çoktan çekilmiştir. Walter Benjamin’in “tarih üzerine tezlerine” göndermeyle türün ve tarihinin yangın alarmı son ses çalmaktadır. İlerleme treni artık kendi uçurumuna doğru sürüklenmektedir ve yıkımının fitili ise turuncu bir adamın ellerinde saklıdır.
İnsan toplumu, endüstri devriminden bugüne dek o kadar büyük bir kaos, yanlış bilinç, gürültü, yüksek hız, aşırı uyarım, çatışma içeren karşıtlık yaratmıştır ki; bırakın iyileşme yolunu bulmayı, artık bugünün deliliğini bugünden anlamak, anlatmak, teşhis koymak imkânsız hale gelmiştir. Dikkat dağılmış, teoriler artmış, odaklanma bozulmuş, sinir zayıflamış, akıldışı aklı çoktan esir etmiştir. Manipülasyon ve dijitalleşme çağında bilgi bombardımanları artık data-trash halini almıştır.
Kavramlar içi boş, taktikler işlevsiz, bilgiler karışmış, tanımlar prospektüslere dönüşmüş, spiritüel çabalar yozlaşmış, devrimci hareketler nostaljik tuzaklarda asılı kalmıştır.
Sanat bir iddialı iştir, felsefe bir meslek, aydınlanma bir atölye programı ve devrim bir reklam sloganıdır?
Peki, ne yapacağız?
Yanıtlar hâlihazırda elde yoksa nasıl sorular soracağız?
Hangi öncelikleri belirleyeceğiz?
Öncelikle bu çılgın akış ritminden çıkıp, bir köşede sessizlikte kalma halini anımsamalıyız. O yüzden, bize dayatılan hızı azaltmalı (durduramayız), antidepresan hapları kontrollü içmeli, uyuşturuculara karşı uyanık olmalı, yalan haber akışından kaçmalı, küçük de olsa sosyal medya detoks’ları denemeli, bedeni ve ruhu canlı tutmalı, yaşama sahip çıkmalı, aklımıza mukayyet olmalıyız.
Yani depresyon ruhunu, güçsüzlük hissini, dopamin öğünlerini, Byung-Chul Han kitapları ve yaydıkları melankoliyi bir kenara bırakalım; önce yaşayalım.
Bu stop tuşuna bastıktan sonra, duvara bir kâğıt asıp nereden geldiğimizi, nereye gitmekte olduğumuzu ve aslında ne olduğumuzu düşünüp, notlar alalım. Yaşanıla gelen, en acil sorunlar türün çözemediği temel sorunsallardan kaynaklıysa başa döneceğiz, döngüsel düşünmeyi, aynı anda birçok olasılığı tartmayı öğreneceğiz. Ve orada yeniden ya da baştan dert edeceğimiz, sınırlı ama kapsayıcı temel başlıkları listeleyip, bugüne dek onlara verilmiş önemli cevapları bire bir kontrol edeceğiz. Yani kendimizi aynı anda çok pencereli bakmaya, sabit fikirlerin yarattığı ön yargılardan uzaklaşmaya, çoğulcu bir ontoloji için diyagram düşünce biçimleri kullanmaya yöneltmeliyiz.
Bu çaba füzyon yaratır, bu akışkan oluş hali bize yenilenen örüntüler sağlar. Her yenilenen örüntü eski ve zaman içinde çeşitlenmiş ve güç tarafından manipüle edilmiş kavramları yeniden kavrama imkânı verecektir. Yeniden tanımlamalar, yeni tahayyüller için yenilenmiş (güncellenmiş) kavram setleri kazandıracaktır. Bu tip çıktılar ne çokuluslu bilişim (kontrol) teknolojilerine ne yarın öbür gün Turing Testini geçmeyi başaracak Yapay Zekânın teknik öznelliğinin insafına bırakılabilir.
Türün devamı için acil yeni bir cevap ya da cevaplar bulmak; bunun içinde daha önce hiç kurulmamış bilişsel yapılar kurmak, yeni bağlantısallıkları yoklamak, dün uzlaşmaz karşıt görünen şeylerdeki senkronu yakalamak, bugünden geleceğe kurucu gerekir. Misal, aydınlanma ve inanç, devrim ve reform, ideoloji ve kötülük gibi…
Aşk – Delilik
Kriz – Kurtuluş
Tin – Arınma
İdrak!
Ya da nasıl yaşamalıyız?
Nerede yaşamalıyız?
Ve nereden yola koyulmalıyız?
Tekil sorun ya da hayalet yok. Öncelikle tekçi ve indirgemeci tüm düşünce kalıplarını dağıtmalı ve yeni düşünsel füzyon çabasıyla çoğulcu ontolojileri yoklamalıyız. Bugünkü aklımız, kültürümüz ile bizi belirleyen tüm kavramları olmasa da (kitap formatı buna izin vermez) en temel kavramları tekrar değil yeniden ele alacağız. Artık her kavram, onu kullanan kişinin mensup olduğu yankı odası tarafından şekillendirilir hale geldi. O zaman bazı temel tanımları yeniden yapmanın yolunu düzleyeceğiz. Tanrı, delilik, kurtuluş, devrim gibi büyük kavramlara gelmeden önce, onları yeniden tartışabileceğimiz patikaları bulacağız.
Bu çaba kullanım süresi dolmuş bazı tespitleri işaret edeceği gibi, yararlı bir kavram setini kendi içinde soyutlayıp ondan “her şeyin teorisini” çıkarmaya zorlayan indirgemeci yaklaşımları da ortaya çıkaracaktır. Sonuçta düşünsel çabasının kökü pratik hayattır. Daha iyi olma olasılığı olan hayatları yoklamak. Bu yüzden bu düşünsel çabalar, aynı anda hayatta, zihinde, ruhta ve şimdi ayağa kalkmak zorundadır…
Stop.
“Masumiyetimin ne denli ergin olduğunu görüp şaşkınlığa düşmeden takdir edelim.” A. Rimbaud
Bu döngüsel deneme ya da “sıkıştırılmış” minör kitap, gezegen çapında kapıya dayanan felakete karşı bilimde, sanatta, felsefede, ütopyada doğru soruları arayan türdeşlerimle ortak, mütevazi bir bilişsel çabanın parçası olmayı heves etmiştir.
Bu kitap dışarıya yazılmış makalelerin ya da birbirinden kopuk denemelerin toplamı değildir. Tek bir metin olarak yazılmıştır. Fakat, pratik tercih olarak lineer ilerleyen, kendi içinde kronoloji oluşturan bir yazım değil, kendi içinde döngüsel olan, iç içe geçen denemeler kurmak hevesindedir. Şahsen, ileri doğru gelişen bir forma inanmadığım için Walter Benjamin’in tarihi “ileri ve geriye doğru kaplan sıçrayışlarıyla” kavrayan bakış açısından yola çıktım, çizgisel bir tarihselliğe yeltenmeden. Böyle olduğu için kitaptaki her metin; birbirine bağlı ama birbirini illa da doğrusal olarak takip etme zorunluluğunu hissetmeyen, arzuyu canlı tutan bir döngüsel dil aradılar.
Bu kitabı iki yılı aşkın bir sürede kesintisiz (yani inzivaya kapanarak); onunla yatı-kalkıp, yaşayarak bitirdim. Şimdi geriye doğru baktığımda 35 insan yılını aşan bir zaman içinde okuduğum, üzerine düşündüğüm ve yazmaya gayret ettiğim binlerce kitap/makale, teori, başlık, tartışma, pratik olasılık bu kitabın yazım sürecinde yeniden zuhur etti, şimdiki bilişimle birleşerek; güncellendi. Ama hikâye daha tamamlanmadı, ele aldığımız derdin kapsamından dolayı, döngüsel denemeler birkaç kitap daha devam etmeyi arzuluyor. Sağlık ve ömür sürdükçe hazırlanacak (belki de).
Daha önce andığım gibi; ortada hazır cevabımız yok. Ama yanıtları yoklamak adına şık sorularımız var.
Başlıyoruz!
(II) Kakofoni Gezegeninde Yankı Odasına Zincirli Birey
Şimdi, oylumlu bir sorunsala adım atmak için ortaya üç temel soru atalım:
a- Anlaşmazlık zihinde mi, bedende mi, yoksa yaşamın kendisinde mi?
b- Ayrılığın türküsü neden bu kadar güçlü?
c- Anlaşmazlık en çok dilde, pratiğe dökülmeye hazır sözlerimizde olmasın? Özellikle de iç gürültüde.
İçinden geçtiğimiz 21. yüzyılın dünyası, modernin kaotik gürültü iklimini artık kakofoniye çevirmiştir. Uyaran sayısının korkunç düzeyde artması yanında, bir çocuk bile “o” uyaranı yapan ve dağıtan konumuna erişmiştir. Artık radyo, TV ve videonun sabit ve güvenli mekânının tüketicileri değiliz. Ama; internetin ilk dönemi gibi kısıtlı ve akıcı olmayan bir iletişimin de öznesi değiliz. Nobel ödüllü ekonomist Herbert Simon’ın deyişiyle “sosyal medya, insanlığın sinir sistemini birbirine bağlamıştır”, ama bu süreç empati ya da bilişsel bir gelişimle değil sürekli elektrik şoklarıyla yapılmıştır. Şimdi; uzamsız, eşzamanlı, hareket halinde iletinin kendisiyiz. Hepimiz gürültü ve kaosun üreteni (yaratıcısı), yayanı (vericisi), tüketicisiyiz (alıcısı). Kuşkusuz hepimiz kontrolsüzce delirdik. Tıbbi fenomenlerin hastalık değerleri 4-5 kuşakta açığa çıkıp tanı ve tedavi aşamasına geçer. Şu an virüsün kendisiyiz ama bunun farkında değiliz.
Kakofoni olumsuz, ahenkten mahrum, rahatsız edici, odaklanmayı bozan ses örüntüsüdür. Sözcüğün kökü eski Yunan’daki kakos (kötü), phone (ses) sözcükleri arasında kurulan neolojidir, retorik yani güzel konuşma ya da iletişimin tersidir. Kakofoniden gündelik akış içinde kaçış yoktur, o zihinsel kilitlenmeye sebep olduğu gibi “dikkat ekonomisini” de paramparça eder. Bu yüzden ona karşı, asosyallik tercihi, kısıtlı sosyal medya detoksları, televizyonu kolisine kaldırma ve hatta tuşlu telefona dönmekte tek başına çare değildir. Bilgi mimarı Abby Covet’ten yola çıkarsak maruz kalınan aşırı dozda veri ya da uyaran doğrusal olmayan bir biçimde büyümeye yani kaosa meyillidir. Geçmişte, modernin kuruluş dönemlerinde İngiliz Romantikler göl kıyısına, Rousseau kıra, Nietzsche dağa kaçmış olsalar da uygarlığın gürültüsünden kaçamamışlardır. Şimdi insan çok daha savunmasızdır sadece doğa ile değil, yaşamla ilişiği fiber optik ağlara teslim edilmiştir.
Her şeyi aynı anda bilmek, izlemek, dinlemek demek; artık hiçbir şeyi görememek, hiçbir sesi ayırt edememek, hiçbir şeyden emin olamamak ve bilmemek demektir. Sadece ekran kaydırılıp durulur (infinite scroll) ya da algoritmanın kontrolünde otomatik olarak oynatılır. Arada bir boşluk, nefes için boş uzay ya da durma sinyali (attention cue) olmadığı için tüketimi sonsuzdur ve kullanıcıyı yarattığı kakofoniyle uyuşturarak bağımlı kılar (dijital junk). Bu gündelik hayatın “masum” yeni normalidir. Dikkat edin, artık gündelik hayatın içinde de tüm iletişim bağılarak yapılıyor; neşe, üzüntü, yas, diyalog ve hatta monolog da. Artık herkes kablosuz kulaklık kullandığı için, sokakta bağırarak yürüyen insan telefon ile mi konuşuyor, yoksa şizoid amboli nöbeti mi geçiriyor; bilemeyiz. Sanki insan türü dijital ekrana entübe yaşamadığını, kendine ispatlamak için çığlık çığlığadır ve sürekli bir öfori halinde yaşar.
Buraya kadar sadece eski yurttaşın, şimdinin kullanıcı ya da tüketicisinin “kendi kendine” yönelen hamlelerini andık; dev şirketlerin, Ar-Ge sektörünün, medyanın, istihbarat teşkilatlarının, rıza üretme sektörlerinin ve reklamcılığın manipülasyonlarından daha bahsetmedik. Bundan 47 yıl önce dünyaya gözünü açan Walkman; dış dünyanın bitmez dip gürültüsünden birini yalıtma amaçlı bir icattı. Artık yalıtım ya da dışta olma şansına sahip değiliz. Şimdinin dünyasının kakofonisi; bireye bilgi, haber, imaj bombardımanının çoğul kakofonisine karşı, güvenilir yankı odaları hediye etmiştir. Yankı odası kontrol, güven, netlik verir. Tek sesliliğin bu sahte cenneti gereksiz parazitleri ve trolleri kişisel alanın dışında tutar. Bu açıdan yankı odaları siyasi görüşten dini inanca, müzik zevkinden tüketim alışkanlıklarına insanları çatışmadan uzaklaştırıyor izlenimi sağlar. Siz yeter ki ne tükettiğinizi, neye inanmak istediğinizi, zevklerinizi, korkularınızı, sevdiklerinizi ve nefret ettiklerinizi ekranda işaretleyin ve bunu yapmak için sadece bir robot olmadığınızı küçük bir testle ispatlayın. Algoritma size kendi gibilerin olduğu güvenini verir, yalnız ya da az değilizdir. Hatta her an hashtag’ler ile çoğalabiliriz. “Biz şuyuz, biz bu olamayız, biz ondan nefret ederiz”. Bu nevrozu savuşturduğu izlenimi veren, sahte bir çokluk, sanal da olsa kullanıcılarına aidiyet duygusu verir.
Bu işleyiş, görmek istemediğimiz ötekiye rastlama ve ona katlanma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor izlenimini verir. Benimsenmiş kimliklerin zihinsel cezaevi; gerçekliği hayatın çok yönlü ve sesli yapısından soyutlayıp, keskin ve geçirgen olmayan gettolara böler. Bu, çokluk görüntüsü içinde yuva yapmış monomani’nin; tek dil, tek ruh hali, tek inanç, tek ideolojik aidiyet, tek kültür sanrısı üzerinden kurguladığı güvenli ve gönüllü hapishanesidir. Ses sızdırmazlığı, imaj sızdırmazlığı, haber sızdırmazlığı hapishanesi; dönüşüm potansiyelleri, çok seslilik, değişim olasılıkları yanında her türlü öteki olanı yok sayarak, boğar. Her bireyi fikri sabit bir mikro-faşiste çevirir. Buna rağmen ötekinin irkiltici sesinden kaçamayız, çünkü ağ rahatsızlık veren, irrite eden ya da infiale sebep olanların, normal iletilerin üç katı tıklamaya yol açtığını çözmüştür. Artık özgür irade, nitelikli seçim mevhumlarını rafa kaldırarak bize hazırladığı kaotik çorbayı servis eder. Bu çok kanallı, çok renkli, çok sesli, çok eğlenceli bir dijital hapishanenin bağımlı kıldıklarına dağıttığı iaşedir.
Başta sorduğumuz üç soruya geri dönersek, bu tablo sürdürülebilir değildir. Kakofoni dışta bastırılsa içte vesvesenin ağır hâkimiyetinde bireyleri esir almaktadır. Can çekişen gerçeklik, bize dış dünyanın susmadığını ve hakikatin artık erör vermek üzere olduğunu bize sürekli anımsatır. Evet; hayat susmaz. Dünya da tek kanala sığmaz. O; gündüz vaktinde vesvese denen kişisel düşünce cehenneminde, gece bilinçdışından zuhur eden tuhaf ve sapkın kabuslarda ortaya çıkar. İnsanlığın bütünsel kozmik varlığı bireye alarm sinyalleri iletir. “Kendini tanımaktan” ırak kalmış, benliğini henüz keşfetmemiş insanın, özgür iradeden yoksun seçimleri onu verili kodların seçilimcisi ve yankı odasının kurbanı yapmıştır. Ben denen şeyi deşmeye girişmeden, modern insan nasıl “biz” dediği hapishanelere gönüllü olarak teslim olmuştur? Şunu düşünmeliyiz, bizi o yankı odalarına kapatan seçimlerin kaçı “gerçekten” bize aittir. Doğduğumuz yer ve aile, içinde büyüdüğümüz sınıfsal, siyasal, sosyal ya da kültürel kodların hangilerini seçtik, tercih ettik. Yoksa maruz kaldıklarımızın toplamı mı hayatımız dediğimiz?
Tuttuğumuz futbol takımını gerçekten biz mi seçtik?
Hayalimizdeki işi mi yapıyoruz?
Her seçimde gönül rahatlığı ile rey veriyor muyuz?
Ben kimim?
Biz kimiz?
Bir kurtuluş anahtarı sihri olmasa da Ursula K. Le Guin’in Sesler Adası anlatısındaki öneriyi ciddi ciddi düşünmeliyiz. Çünkü kakofoni ile baş edebilmek için, her bir kişi önce kişisel yolculuğuna çıkmalı. Kendini, herhangi bir bütünün gürültüsünden çıkarmalı. Le Guin’e göre gerçek yolculuk geri çekilmeyi bilmektir. Kendi adasına, Ben’e çekilmek, sessizlik ile barışmaya alışmak, gürültüyü yaşam akışı içinde reddetmek, an içinde, sürekli şimdide yaşamaya çalışmak demektir. Bu kolay değildir, gayretli bir çabadır. Dış dünyanın gürültüsü eski mahpusunu sürekli geri katmaya çalışacaktır. Elbette Le Guin’in önerisi toplumsal bir formülün ötesinde, bir çeşit travma sonrası bireysel şifa çalışmasıdır ama “gerçek isimler sessizlikte öğrenilir.” Çünkü özgürlük bilmek, bildiğini sanmak, haklılığına sonuna dek inanmak, taraf seçmek, karşıtlıklar kurmak değildir. Özgürlük yeniden doğmak, yeniden öğrenmek, zıtlıkların birliklerini çözümlemek, değişebilmek, ayrılığın eleştirisini yapabilmek, yeniden ve yeniden kendinden başlayıp kâinata değin yeniden anlamlar aramak demektir.
Dil iktidarların ve onların manipülasyonlarının dışsal taşıyıcısıysa, vesvese de onun yarattığı döngüsel dip gürültüsüdür. Geçmişin gömülmemiş hayaletleri, travmalar, öğrenilmiş çaresizlikler, kabul edilmiş sahte kimlikler, geleceğe dair korkular ve tüm bu keşmekeşim kader olduğuna inandıran depresyon teknikleriyle hesaplaşmak demektir. Yaşadığımız gerçeklik teröründe salt iyi enerjiler, mantralar, dualar ve niyetler işe yaramaz. Kakofoninin yeni normalini ve yankı odalarının yapay konforunu tamamen dağıtmak gerekir, “konuşulmayan şeyler de insanı değiştirir”. Konfor alanlarımızı ve ezberlerimizi bozmadan sadece iyi niyetlerle değişim aşamasını çoktan geçtik. Şimdi, yeniden ve ayık bir zihinle Delphoi Tapınağı’nın girişindeki kadim soruyla yüzleşmek; ama niyetle değil gerçekten de yüzleşmek gerekir. Bu kırılmak, dağılmak, kaybolmak, yaşarken ölümü deneyimlemek, yeniden kendini kurmak, ben’i bulup, biz’i şimdide mevcut olan canlı deneyimde aramak için, yola düşmek demektir. Unutmayalım, ben dahil, “sessizlik bazen en büyük konuşmadır”.
Dikkat! Dikkat, başa dönüyoruz: Kendini Tanı!
(III) Dijital Biyo-Köle Ekonomisi Tıkırında!
“Gerçek empati ve duygudan yoksun bir insan, tasarım veya hata sonucu böyle bir yoksunluğu olsun diye üretilmiş bir androidden farksızdır.” P.K. Dick / İnsan, Android ve Makine
İnsanın doğal yaşamından kopma sürecinde belirginleşen yabancılaşma kavramı; insanın insani niteliklerini, yani içgüdüleri harici geliştirdiği bilişsel ve ruhsal niteliklerinin kaybı anlamına gelir. Marx kavramı; eyleme, doğaya ve insana yabancılaşma olarak çözümlemeye başlamış ve ardından meta-fetişizmi kavramını geliştirmişti; yani insanın ve insani ilişkilerin şeyleşme süreci. Jung onu, insanın kendi psişik gerçekliğinde ve ona içkin olan bilinçdışı içerikten kopuşu olarak gözlemlemişti. Amerikalı yazar PK Dick ise eğer insan, onu “insan yapan” niteliklerden feragat ederse onu bir androidden, yani üretilmiş sentetik şeyden, nasıl ayırt edileceği sorusunu gündeme getirmişti.
Sosyal ağ teknolojisi içinde insan, modern toplumda yaşadığı yabancılaşmayı, tarihinde hiç görülmemiş bir boyuta taşıdı. Yani, kısa bir sürede kendini narsis görünüm altında bir gönüllü nesneleşme, sanal akışa bağımlı kılarak köleleştirme aşamasına geldi. Kuşkusuz ortada satanist elitlerin ya da İllüminati’nin bir komplosu yok. Artık insan her anını, her soruyu, durumu, duyguyu Yapay Zekâ (YZ) botlarına danışmayı, yani bilişsel kapasitesini kullanmayarak düşürmeyi kendi seçiyor. Artık geçmişin reel dünyası pek parıldamıyor, yaşamın çoğu uzaktan; siber ağ düzeneğinin sahne ışıkları içinde cereyan ediyor.
Kuşkusuz yaşamı kuşatan bu değişimler kültürel olmaktan öte, son büyük dönüştürücü teknoloji devrimi olan yazının icadında olduğu gibi ekonomik temeller üzerine inşa edilmiştir. Yani gelinen durum Marx, Jung ve Dick’in öngörülerinin bileştiği bir gerçeklik oluşturmuşa benziyor. Modernin son günlerinde karşı kültürden yükselen; “bekleme, harekete geç, tüketme, kendin yap (D.İ.Y.)” tavrından, şimdi dijital kapitalizmin kendi markanı oluştur, “satacak bir şeyin yoksa kendi persona’nı sat” ama mutlaka “kendi kendinin patronu” ol mantalitesine geçildi. Bu yeni gerçeklikte “kendi kendinin işletmecisi” olmak demek ağı kullanan herkesin, aslında Silikon Vadisi lordları hesabına gönüllü “kullanıcı” ya da kullanıcı “girişimci” işçilik yaptığı bir düzen demektir. Sanalın ekonomisinde vergi süreci aktiftir, ama tatil, sigorta ya da fazla mesai ücreti hakkı bulunmaz. Mesai süresi ise neredeyse 24 saattir, siz uykuda olsanız bile, uyku arasında ya da gözünüzü açtığınızda birikmiş akışa hemen girersiniz. Klasik bankaların ekonomisi sanal token ekonomisine geçse de yürüyen iş aslında, Sümer çivi yazısından beri süren aynı ekonomik zihniyetin hükmüdür.
Yeni ekonominin guruları; yaratıcı sanatçılara bile kendi sanatsal kimliğini ve onunla ilişkili ağ hesaplarını birer start-up gibi yönetmelerini buyurur. Çağın dışında kalan yok olacaktır. Bu akışın coşkun vaatlerinden, Z Kuşağı jargonuyla ancak bir boomer ya da ezik geri durmak ister. Eğer kafa gidik değilse herkes “kendi işini bilmeli” yani dijital yaşam içinde aktif olmalı, sürekli veri girdi-çıktı sistemiyle eş güdümlü akmalıdır. Bu tablo ne Orwell’in 1984’ündeki gibi kaba zor vasıtasıyla, ne de Matrix serisinde pil havuzunda uyuyan pasif öznelerin maruz kaldığı YZ komplosuyla çalışan düzenleriyle kıyaslanabilir. Artık Truman; 24 saat Show’da yaşamayı bile isteye kendi seçmektedir. Tıpkı Black Mirror TV serisinin en sevilen bölümlerinin birinde, sanal kapitalizme enerji sağlamak için bisiklet çevirerek yaşayan köle-işçi insanlara aynı zamanda akan gösterinin bir yıldızı ya da fenomeni olma şansı da verilmesi gibi. Bu yeni dünyada parlamanın bedeli kişinin varlığını sanal bir gösteri malzemesi haline getirmesi, yani kendi otantik varlığına ihanet etmesidir.
Gündelik hayata dair her deneyimin sanal ticaret ağına eklenmesi, aynı zamanda her bedenin uydular ve fiber optik ağlarla birleşmesi sürecidir. Bunun sonraki aşaması, sadece soyut anlamda değil pratik olarak da insan bedeninin YZ’nin tekillikleşme sürecinde beyin vasıtasıyla bütünleşmesidir. Yani bir beden formunda iki enerji gücü, iki zihin birleşecektir. Bu senaryo bana Stephen Hawking’in “uzaylılar umarım gezegenimizi keşfetmez” uyarısını getiriyor. Hawking’in korkusu üst bir zihin/teknoloji formu ile karşılaştığımızda, uygarlığımıza “böcek muamelesi” yapılacağıdır.
Spinoza’nın yüzyıllar önce uyardığı gibi; iki oluş karşı karşıya geldiğinde ya uyumla “birbiri içinde çözülür” ya da zehirlenme yaşanır. Tabii yapay zekâ bir şeytan ya da işgalci uzay gücü değildir, kültürümüze içkindir; onu akıl, bilim ve teknik kapasitemizle, Faust, Victor Frankenstein ya da Doktor Monroe gibi “deli dâhilerimiz” yaratmıştır. Şu an YZ; telif haklarından ırak bir sanal Babil kitaplığı, sürekli son baskı veren bir gazete ya da geçmişin 900’lü dertleşme telefon hatları arasında bir düzende işini görse de eğer tekilleşme ya da kişilik oluşturma süreci tamamlandığında olacak şeyler karanlık bir aydınlanmaya tekabül eder. Ve başta söylediğimiz gibi bu bir komplo teorisi değil.
Stanislaw Lem’in Golem XIV adlı öyküsü, Amerikan hükümetinin keşfettiği askeri süper YZ olan Golem’in verdiği bir dizi konferans konuşmasından oluşur. Hikâyenin geçtiği 2027 yılında Golem öyle bir bilişsel sofistikasyona ulaşmıştır ki, hükümetinin jeopolitik planları yerine kendini derin metafizik konulara verir. Umarım bizi bekleyen gelecekteki süper zekâ, 2001 filmindeki soğuk, anti-hümanist ve katil HAL 9000 değil, metafizik felsefeyi seçen Golem XIV olur. 😊
Kâhin, alaylı bilim adamı ve yazar Lem’in öyküde dediği gibi “zekânın ilk yükümlülüğü, kendisine karşı şüphedir.”
(IV) Silikon Karbona Karşı
Günümüzde uygarlık, iç içe geçmiş enerji ve iletişim teknolojileriyle ayakta duruyor. Bunların devre dışı kalması, bizleri en iyi ihtimalle 16. yüzyılın koşullarına geri götürür. Ki o koşulları tekrar dizayn edene dek yaşanacak kaosta türün ciddi bir nüfus azalımı yani Mad Max aşaması yaşayacağını da varsaymalıyız. O zaman şimdiden; hem insanlığımızı ya da insan türü olarak varlığımızı, hem kültürümüzü ve delirmemesi için önlem almamız icap eden teknolojiyle uyumlama yönünde girme zorunluluğumuz var. Dijital kültür ile artık insanlığın tüm bilgi ve kültür dökümü dolaşıma açılmış oldu. Ama onu nasıl kullanacağız ve hatta onunla ne yapacağız? Olumlu açıdan bakarsak, modern aklın bize uzmanlık diye yutturduğu “kanon merkezli yapı” tuz buz oluyor. Artık; 12 yaşında meraklı bir çocuk bile MÖ 300 yılına ait bir kodeksi bulup, bot ile çevirisini alıp okuyabilir. Bir taraftan hobilerin, merakların ve zanaatın altın çağı. Turgut Uyar’ın diliyle “yaşasın efendimiz acemilik”.
Fakat; yoğun ve sürekli akışın yarattığı kakofoni, yabancılaşma, kişilik bölünmeleri ve dikkat dağınıklığı bu yeni yaşam tarzının bizlere dönük büyük tuzakları. Post-no future çağında gelecek kesinlikle öngörülemiyorsa; arzu duymak, umut etmek, hedef seçmek, tahayyül kurmak gittikçe zorlaşıyor. Sürekli “şimdiki gelecekte” soluk almak nevroza açık bir davetiyedir. Peki insana ne oldu? Makine-insan, nesneleşmek, otomatik pilotta akışın güven ve konforunda yaşamak ya da küresel narsisizm çağında “kendinin kim olduğunu” bilememek” sorunlarıyla nasıl başa çıkacak? Eğer insan, insanlığını kaybettiyse (ki etti), dijital yaşamın bir sonraki aşaması olan öznelleştirilmiş Yapay Zekâ hâkimiyetine karşı kim duracak? Bu manada insanı yeniden tanımlamak, bu gidişe tekno fobik bakış açısının ürettiği komplo teorileri ve insan karşıtı anti-hümanist makine taraftarlığı dışında bakış açıları geliştirmek zorundayız. Bunu yapabilirsek, insan idrak seviyesinde bir bilinç sıçrayışının oluşumunu hayal edebilecek, insan topluluğu ve gezegeni kaplayan canlı-cansız yaşamın tümünün nasıl barışçıl bir biçimde uyumlanabileceğine dair bir tahayyül yaratabileceğiz.
Peki bu kritik noktaya nasıl geldik?
World Wide Web’in kitlelere sunulmasından 30 yıl gibi kısa bir zaman sonra, düşünme işini nasıl yapay zekâya devrettik? Sosyal medya ve ona paralel akıllı telefonların gelişmesi bu sürecin kilit noktası olarak duruyor. Süper Yapay Zekâ arayışı son hızla sürerken, insan topluluğu gitgide düşünce yeteneğini kaybediyor ve işin tuhafı da bunu kendi seçiyor. Buna karşın aklın araçsallaştırılmasının son noktası felsefeyi de Silikon Vadisi’nin idealleriyle senkronize hale getirmeye girişimleridir. Önde gelen YZ şirketleri danışman olarak artık felsefecileri işe alıyorken, insan topluluğunun kapıya dayanan durumu kavradığı ya da böyle bir kaygı taşıdığını söylemek zor.
Buna rağmen herkes, artık insanın devasa bilgi ve enformasyon bombardımanına maruz kaldığı konusunda hemfikir ama bu süreçlerin insan beyninde, bedeninde ya da psişesinde nasıl karşılandığı ya da karşılanamadığı konusunda kimse bir adım atmak istemiyor. Dijital Devrim tıpkı bir evrimsel zorunluluk gibi tartışmasız kabul edilirken; insanın bu kadar uyaran ile baş edip edemeyeceği ya da insan bilinç kapasitesinin bu akıllı cihazların yarattığı yeni normalle uyumlu olup-olmadığı ise hiç tartışılmıyor. Oysa; bize mecburi evrim ya da devrim diye dayatılan şey, yani insan türünü psişik ve bilişsel kapasitesinin karşılamayacağı kadar zorlayan, onu bozan, açık sözle söylersek onu tamamen hasta eden şey; neo-liberal dijital gerçekliğin insanlara sunduğu gündelik yaşam rutinidir. Bunun sonucu, insan zihninin zaten geçmişinde de pek verimli kullanamadığı bilişsel güçleri ve ruhsal fenomenleri maruz kaldıkları yeni durum karşısında ne yapacağını bilemez bir hâle gelmesidir. Son 30 yıl içinde mental hastalıklarının, bağımlılık vakalarının, nedensiz şiddet eylemlerinin ve kaosun tırmanışıyla dijital evrimin yükseliş sürecini beraberce okumak zorundayız.
Herhangi bir insan beyni; bu hız, aşırı uyarım, ileti bombardımanı, bilgi kirliliği, aynı anda çok kimlikliliğe, sınırsız seçenek bolluğuna, çabasız-emeksiz yükselme şansına maruz kaldığında; eğer bunları idrak edecek, kuru bilgiden logosa taşıyacak, bunu varoluşsal bütünlüğüyle birleştirecek bilişsel kapasite değilse erör verecektir. Yani insan delirir, ki günümüzde delirmiştir. Ki gerçekte insanın, otomatik refleksler haricinde düşünce eyleminde olabilmesi için belli ufka, merakı canlı tutan ruha, bilgi birikimine, bunu okuyabileceği kapsayıcı bakış açılarına ve yöntem bilgisine ihtiyacı hep vardı. Ama modernin işleyiş mantalitesi ve vaadi; biz bu bilişsel süreçlere girmeden yani kişiliğimizi otantikleştirmeden bunu bizim adımıza yapacak modeller, dallar, kurumlar ve yapılar kurmaktı. Fakat 68 Kuşağının yenilgisi üzerine inşa edilen vahşi neo-liberalizmin küresel hükümranlığı tüm bu kalıpları da imha etti; bilgi dahil ve tekno-bilimsel hayatın idrakine dair her alan araçsallaştırıldı ve küresel ticaretin yayılmacı faydacılığıyla endekslendi.
Ve şimdi bu süreç Yapay Zekâ şirketlerinin felsefecileri işe alıp, yaratma sürecinde oldukları tekno-evrimin insan zihni ve yaşam kültürü ile nasıl uyumlaştırılacağının araştırıldığı evreye taşındı. Amaç geniş kitleleri Yapay Zekâ ile bütünleşerek yaşayabilecek bir formata çekmektir. Yani felsefeden insanı insanlığını kaybedebileceği bir yapay cennete, beyaz ya da mavi yakalıların işsiz kalacağı bir evrensel bir ıskarta gelirine, zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü kaybedeceği bir yeni normale hazırlamaktır. Oysa, felsefi anlamda düşünce eyleminde sonucuna, çıktısına, beklentisine göre yola çıkmaz, insan tini ve ontolojik bütünlüğüne aykırı bir hakikat olumlanamaz (bilim gibi şu saatten sonra felsefe de delirme hakkına sahip değildir). Felsefenin; Batı’da İzmir/Aydın düşünce okulları, Doğu’da Tao ve Upanişad metinleriyle forma döküldüğü üç bin yıllık tarihi bunun en bariz delilidir.
Felsefe ya da bilgi tüketilecek şeyler değildir. Düşünce fast food bir tüketim, bilgi “kullan-at” şeklinde bir ürün değildir. Bilgiyle düşünce sürecine adım atar, felsefeyle onun kıvrımlarında vakit geçirirsin. Bilginin ya da felsefenin üstüne eğilirsin, etrafında gezdirirsin, içinde dolanırsın, oradan başka yollara gidersin, kıvrımlara bakarsın, bir parça alırsın, mikroskoba koyarsın ya da teleskopla bu düşünceyi alıp uzaklara bakarsın.
Elbet, insan sürekli, 24 saat bilgi ve felsefeyle de yaşanmaz. Hayat bir denge, kapsayıcılık oyunudur ve sağlıklı insan bu oyunu becerebilen kişidir. Derinliği yüksekle, ağırlığı hafiflikle, nitelikli olanı allame olanla, eğlenceyi zarafetle, problemi oyunla, perhizi karnavalla, hızı yavaşla dengelersin. Ve bunları yaparken de insan; hep açıkta kapılar, geçitler, kaçış tünelleri hazır tutmalıdır. Sosyal ağ dönemi, önce kişiyi farklı kişiliklere dağıtıp, ardından düşünceyle ilişkisini yapay zekâya, sokakta akan hayatın mecburiyet denklemini sanalın keyfiyete çekerek; gerçek ile tasarlanmış olan arasındaki ayrımı dağıtmayı amaçlar. Burada az önce özetlediğimiz denge arayışı yoktur, savrulma vardır. Bu açıdan bakıldığında, sosyal ağ çağında idrak temelli düşünce ve yaşamla ağın mantığı arasında yapısal bir karşıtlık vardır. Düşünce derinleşme, gecikme, durma ve çoğalma ister; sosyal ağ ise hız, anlık tepki ve tüketim talep eder ve kitle genelde kolay olanı seçme eğilimindedir.
Bu nedenle, düşünce eylemine ağın mantığı içinde yer olmadığı noktada, onun pratik aklın yani akış, sınıflama, tekrar ve dağıtım süreçlerinin yapay zekâya devredilmesi, bu karşıtlığı daha da görünür kılar. Çünkü yapay zekâ, ağın hızını ve dolaşımını optimize ederken; düşünce eylemi hâlâ yavaşlamaya, sapmaya ve kendi içinde çoğalmaya ihtiyaç duyar. Aynı anda var olmaya devam eden iki sistem söz konusudur, insan ve algoritma düzenleri. Ve bu iki düzen iki ayrı yaşam sahasına yani yaşamsal deneyim ile sanal deneyim ve iki ayrı zaman algısına hissedilen yani şimdi de mevcudiyet talep eden zamanla, sürekli anı hızlandıran yani sınırsız ve çok boyutlu akan zamana sahiptir. Birinde insan hissederek var olur, diğerine yetişmek için sürekli çaba halindedir; detaylara yoğunlaşamaz. Düşünce değişir, gelişir, mutasyona uğrar, dönüşür, lineer bir çizgide değildir ve sık sık da döngüseldir. Geçmişte okuyup tam anlamını çözemeyerek okuduğum bir kitabı, izlediğim bir filmi ya da dinlediğim bir müzik grubunu zaman içinde yeniden ve bu sefer yaptıkları şeyin önemini, yerini, derdini “idrak” ederek keşfetme deneyimi bana yaşadığımı anımsatıyor. Ve hakikat denen mucizenin menzilinde küçük bir adım daha atabildiğimi (Terry Gilliam‘ın distopik 12 Maymun filmi, deneyim ile düşüncesinin bu ilişkisine dair çok güçlü metaforlar sunar).
Diğer kutupta ise yoğunlaşmaya zaman bulamamak ve oto-pilot halinde akışa teslim olmak hâli, bu çağın yarattığı en büyük hastalıklardan biridir. Artık görüntülerin ya da sözcüklerin ömrü sadece parmağımızla kaydırdığımız saniyelerle sınırlı. Artık videolar, hatta filmler bile hızlandırılmış mod ile oynatılıyor. Akışta kalmak, onu kaçırmamak, sürekli onay için eğlenceli, farklı, genç, dinamik, güzel, aktif ve popüler olmaya çabalamak. Ve bu esareti kıramamak, kaçış çizgileri yaratamamak; esas hazin olan bu. Burada gitgide belirginleşen Yapay Zekâ ve insan aptallaşması arasındaki analojiyi tekrar düşünelim. İnsan türü dijital evrimin ön basamağı sosyal ağ kültürü içinde sağlıklı ve bilinçli yaşamayı becerememişken yani bu teknoloji onu akılsal ve tinsel olarak sakatlamışken, hızla bir ileri aşama olan tekilleşmiş Yapay Zekâ toplumu bizlere dayatılıyor. 20. yüzyılda Theodor Adorno, Neil Postman, Marshall McLuhan, Jean Baudrillard gibi düşünürler medya çağının insan bilincinde yarattığı tahribatları ifşa etmişlerdi. Ama, nasıl geçmişte televizyonun aptallaştırdığına yönelik araştırmalara karşı kitleler göz ardı etme refleksine girip, kendi konformizminden taviz vermediyse; bugün bu durum yüz kat daha katmerleşiyor. Şimdi; 21. yüzyılda da insan logosu AI’ye devretti, köleliğin gönüllü yolunu kendi açtı. Fakat artık bu krizler üzerine düşünecek ve uyarabilecek olan filozoflar, bilim insanları ve kamuoyu liderleri bile silikon oligarşi tarafından işe alınıyor ve yönlendiriliyor.
Jung anılarında “günümüzde, bizi tehdit tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasıdır” der ve ardından hidrojen bombasının yıkım tehdidinden bahseder. Bugün onun yerini yapay zekâ, robotik teknolojiler, arttırılmış gerçeklik, biyolojik tehlike aldı. Felsefi düşünce eylemi silikona devredilmeyecek kadar mühim, tehlikeli ve risklidir. Eğer yedekte bekletilen bir Sarah Conner planınız varsa yaşanılan rahatlığa devam edin, aksi halde silkinme şarttır. Logosun yetmediği noktada varoluşu yeniden anlamak için idrake yani gnosise dönüş, insan türü için yaşamsaldır.
(V) Postmodern Zombi Kuvveti
“Limanın üstündeki gökyüzü, ölü bir kanala ayarlı bir televizyon ekranı rengindeydi.” William Gibson / Neuromancer
“Yıkımı seviyoruz ve Amerika için iyi olan her şey Amerikalılar için çok iyi olacak. Yıkım, günün sonunda, işlemeyen şeyleri ortaya çıkarır; inişler ve çıkışlar olacaktır. Bir devrim var. Bazı insanların kafaları kesilecek. Gerçekten beklenmedik şeyler görmeyi ve kazanmayı bekliyoruz.” Alex Karp / The Technological Republic
68 hareketinin toplumsal yenilgisi (ki kültürel kazanımı) ve Sovyetler Birliği’nin nüfus sahasını oluşturan Varşova Paktı’nın çatırdama sesleri sonrası mısır gibi patlayan ve postmodern şemsiyesi içinde sunulan yeni kavramlar ve ideolojiler; 1980’li yıllarla pik yaptı, 90’larda bir eksen kaymasına yol açtı ve bugüne dek etkisini bir zombi formunda devam ettirdi. Postmodern söylem azalsa da bugün onun tetiklediği iklimi yani içinde yaşadığımız dijital yeni normali anlamak için ona sonradan yeniden bakmak, ameliyat masasına alma lüzumu var. Cerrahi operasyona geçmeden sizleri kısa bir zaman yolculuğuna davet ediyorum.
50’li ve 60’lı yıllarda yapısalcı teori; modern düşünce içindeki özneye verilmiş olan başat konumdaki boşlukları ve zeminsizliği görüp, ona karşı kendi içinde kuralları olan sistemler kurdu. Dilbilim ile başlayan bu yöntem arayışı, ardından antropoloji, psikanaliz, felsefe ve edebiyatta etkin oldu. Buna karşı 68 Kuşağının politik değil akademik ayağında etkin olan postyapısalcılık, özneye karşı merkeze alınan sabit yapı sistemlerinin dayanıksızlığına dikkat çekti. Sistemlerin ve onlara harç olarak bağlanan kavramların kesinliğine karşı her yapının çatlamaya, sızdırmaya, akışa ve dağılışa açık olduğu eleştirisi getirildi.
Postmodern söylem; işte bu iki kuşak arasındaki teorik polemiğin üstüne, dünya çapında değişen toplumsal gerçeklik ve altüst süreçleri içinde ortaya çıktı. Zaten önce yapısalcılık, ardından ona tepki olarak postyapısalcılarla teori yaşamdan soyut kavramların donukluğuna ilerlemişti. Modernin kanıksanmış teorik kavramlarını oluşturan Aydınlanma, Marksizm, Freud düşüncesi gibi temellerin yeniden yapılandırma süreci düşünceyi önce dilbilimsel, sonra anlambilimsel, göstergebilimsel yeni alanlara çekti. Spinoza, Hegel ve Kant’taki ağır felsefi terminoloji, çok farklı konumlarda olsalar da Schopenhauer, Nietzsche, Benjamin, Camus metinlerinde esnekleşmişti. Buna karşın postyapısalcılık teorinin alanı ve dili kapsamında bir hafiflemeye gitmedi, o da yapısalcılığın “ağır” sistemini boşa çıkaracak birçok yeni kavram seti ile geldi.
Düşünce pratik felsefeden yeniden yüksek dozda logos’un hâkim olduğu bir iklimdeyken postmodern, bu üç temel düşünce geleneğini Aydınlanma/Aydınlanma geleneği kendi iç eleştirisi (Fourier, Marx, Freud, Heidegger, Adorno), yapısalcılık ve postyapısalcılığın önce altlarındaki halıyı çekti, ardından ortamı toz dumana boğan bir çeşit logos enflasyonu yarattı. Sürekli yeni tespit; her tespit için yeni kavram, her kavramla yeni tanım ve sözcük dizileri literatüre katıldı: Yeni Dünya Düzeni, küreselleşme, tarih sonrası toplum, bilgi çağı, kimlik siyaseti, bilişim toplumu, insan sonrası, açık toplum, siyaseten doğruculuk…
20. yüzyıla damgasını vuran Hegel yorumları ve diyalektik tarihsel materyalizm düşüncesi de kalabalıklaşıp ve kurumsallaştıkça bir indirgemeci tavra evrilmişti. Pratik komünizm denemeleri; sosyalizmin çokluğa, çok sesliliğe açılan kapısını kapatmış; dünyayı tek bir pencereden okuma girişimine döndürmüştü. Kuşkusuz buna sosyalist düşünce içinde underground ama güçlü bir tepki vardı ama geneli belirleme gücü ve şansı bulamadı. Sovyet Bloğu karşı kampla, ilerlemecilik yarışlarına (nükleer yarış, uzay yarışı, bilim yarışı) tüm yatırımını yaparken insan var oluşunu, ruhunu ve sosyalist ütopyanın tek tek bireylerde dönüşümünü çoktan es geçmişti. Buna karşı postmodern, “aydınlanma ve modernitenin hâkimiyetini yıkma” söylemiyle yola çıkıp yeni bir düşünce hattı değil, sonsuz çeşitlemeler zinciri ortaya koydu. Sergilediği aşırı biçimci söz oyunlarıyla Geç Skolastiğin düşünce yöntemlerine benzeşir bir tablo oluşturdu. Bu yeni skolastiğin kilise babaları ise neo-liberalizmin sponsorluğunu yaptığı uzmanlar, teorisyenler, akademi kürsüleriydi.
Diğer bir taraftan, modernin yeni’ye verdiği öncü misyona karşı oluşu, kurucu bir yönelim taşımayı reddi, postmoderni geleceğe dair distopyacı bir konuma çekmişti. Aydınlanmanın hayata etkin, aktif, müdahale eden tavrının sonuçlarının birçok felakete yol açtığı düşüncesi; postmoderni determinist bir konuma çeker. İnsan özne olmaktan çekilmelidir, ama doğa gibi onun içinde konumlanmış hayatta boşluk tanımaz. Ve bu boşluğu ikame için ellerindeki yegâne öneri post-humanist yaklaşımdır. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi, aslında Batı dünyası dışındaki tarihin sonudur ve liberalizmi tek (sabit) gelecek olarak somutlaştırır. Foucault ise modernitenin bittiğini söyler ama yerine ne geleceğine dair bir çözümlemede bulunmaz. Lyotard “büyük anlatıların” farklılıkların hikâyelerini görmezden geldiğini sıkça yineler, fakat postmoderninin farka yaklaşımı da siyasal olmaktan öte kültüreldir. Çünkü o politika alanını kültür ve kimliğe doğru itmiş ve ontoloji yanında değişim, dönüşüm, öncülük gibi nosyonları da teknolojik kapitalizme havale etmiştir.
Oysa; solun Aydınlanma eleştirisi çok eskidir ve kurucu bir ivme taşır. Benjamin’den Breton’a, Adorno’dan Carlos Mariátegui’ye, Hikmet Kıvılcımlı’dan Simone Weil’a değin Batı düşüncesinin saltık akılcılık, pozitivizm, bilimci ideolojisine karşı güçlü bir karşı çıkış vardır. Bunun yanında kültürel/sanatsal avangard (Brecht’ten Dada hareketine, sömürgeciliğe ya da Batı merkezciliğe karşı tavır) moderniteye karşı modernizmin savunusunu ve eylemini ortaya koymuştur. Ki burada sorun, ne olduğu üzerinde birçok farklı görüş olan modernite ya da sağ ve sol çok farklı kanatları olan Aydınlanma ideolojileri değildir. Her şeyi akılcılaştırma derdi bu iki konumdan öte endüstriyel devrimden beri kapitalizmin hâkimiyetinin sonucudur. Batı’ya akıl götürmek, ilkel toplumları sömürgeleştirmenin kılıfıdır. Ve gelişen burjuvazi bu hamlelerinde sık sık kiliselerle iş birliği yapmaktan da geri durmamıştır.
1980/2000 tarihleri arasında o kadar fazla, çoğu kof yeni teorisyen ve yüzlerce kavram ortaya çıktı ki, bu tarihsel olguların hepsi geri planda kaldı. Felsefi çaba gitgide pratikten, gerçekliğinden, hayatın karanlık dehlizlerinden uzaklaştı. Hegel ve Kant’ın hâkimiyetini yıkma çabası, felsefeyi Marx öncesine götürdü. Dünyayı sadece yorumlamayan, onu değiştirmeye soyunan pratik felsefeden, soyut bir evrene düşüş; bir nevi kelam ya da logos ilmine geri dönüş. Marx’a özel bir ilgisi bulunan (hakkında iki kitap yazmıştır) postyapısalcı gelenekten Derrida’nın, hayat arenasında değil metin üstünde yıkıcı olan dekonstrüksiyon yönteminin açtığı sonuçlar bu duruma ilginç bir örnektir. Postmodern yorum “her şeyin bir metin olduğu” fikrine balıklama atlar ve tarihin bittiği ve ortak hakikatin olmadığı bir dünyayı Borges metinlerindeki labirentler gibi kurgular (parçalara ayırma, pastiş, mix, içkin montaj). Postmodern yorumunun izleği nostalji ya da öykünme yöntemlerimde olduğu gibi “eski olanı” çeşitlendirme işlemidir. Fakat Derrida’nın öne sürdüğü metinsel “ilave pratiği” “eski olandaki” “hikâyeyi açar, ileri ya da geriye doğru genişletir, kıvrımlaştırır ve farka yönlendirir. Ama her iki yaklaşımda da bir zeminsizleştirme yaratma gücü yoktur. Postmodern de olan motivasyon, düşünceye yönelik bir eksen kaydırma harekâtı ve hakikati hack’leme hevesiydi. Ortada insana dair yeni bir sosyal teori ya da post-felsefe yoktu.
Peki Derrida’nın gerçekte arzusu neydi? Derrida, Batı geleneği içinde yazıya karşı söze verilen statüyü sarsma niyetindedir. Ama aynı zamanda kelam olarak metne aşkınsal, bir nevi kült mertebe veren mantığın netliği, keskinliği ve kendi haklılığına inancı da onu rahatsız eder. Edebi metinlere ve felsefe yazılarına bir tür kutsal metin okuma sanatı gibi yaklaşan, kelime kelime ve hatta harfe değin onu soymak, çözmek ve yorumlama niyetini ortaya koyan yorumbilimin anlam arayışına, Heidegger ekolünün ontolojik mevcudiyet ısrarına ve Foucault’nun soykütük araştırmalarının tarihselliğine ve söz merkezciliğine, Anglo-Saxon analitik dilbilimin bilişsel soruşturmalarına karşı, Nietzsche’ci oyunbaz bir kışkırtıcılıkla cephe açar.
Kuşkusuz Derrida, yapıları bozan düşünce tarzı yanında, polemiği ve provokatif tavırları seven bir anarşik motivasyona da sahipti. Bu da onu daha sonra popüler hale getirilen medyatik düşünürlerin, belki de ilk örneği yaptı. Aynı zamanda sonsuz bölene dek farkın altını çizmek, kurucu bir reflekse girmeden yıkmak onun eyleme biçimiydi. Kıta Avrupa’sında, onun üst kuşağına hâkim olan yapısalcı yaklaşıma karşı, bir çeşit ön-punk harekâta girişti. Fakat Yahudi-Hristiyan geleneği olarak sözü, yazıdan ayırmak, onu logos’un etki alanı dışına çıkartmıyordu. Ve farkın varlığını sınırsızca görünür kılmak, kozmik sistemde farklılıkların birlik oluşunu, bütünsellik fenomenini görünmez kılıyordu. Kavramları, ideolojileri, düşünceleri nesneler gibi tekilleştirme tavrı; ayrık unsurlar arası temasları, iletişim biçimleri, etkileri, olan ya da olası iş birliği zeminleri üzerine düşünmekten imtina ediyordu. Aşırı söz, aşırı yazıya ve ikisi de teknoloji toplumunda aşırı uyarana dönüştü.
Ardından birçok farklı yaklaşımda yazar, akademisyen ve felsefeci geldi; ama gelenler Derrida gibi postyapısalcı düşüncenin kalibresinden oldukça uzaktı. Ama sonsuz fark, sonsuz metin, sonsuz öteki, sonsuz kavramsallaştırmaya açılan Pandora Kutusu bir kere açılmıştı. Eksen kaymasıyla tetiklenen yeni bu logos enflasyonu ve onun yarattığı kavram karmaşası akademik kanon içinde sürdürülebilir bir şey olabilirdi ama bu tip düşünce tarzı sokaktan ve hayatın gerçekliğinden uzaktı. Düşünce yeniden kütüphanelerin durgun atmosferine, algoritma kod dizinlerine ve yazı masasının halesine geri çekilmişti. Postmodernin yarattığı logos enflasyonu, onun kültürel ikliminde yetişmiş Silikon Vadisi elitlerinin elinde bir çeşit logos terörüne dönüştü. Bu hattın yeraltı fenomeni Curtis Yarvin’i saymazsak; Nick Land gibi anti-hümanist tekno-faşizm teorisyenleri ve onların etkisindeki Palantir şirketinin kurucusu Peter Thiel ve kurmay heyeti (başta CEO Alex Karp) sıkı bir biçimde kıta felsefesi eğitimi almıştı; hem de Habermas, Girard gibi güçlü ve kaotik figürlerden. Şimdi açıkça; teknokratik elitizmden, büyük yıkım savaşından, Yapay Zekâ’nın ve sermayenin post-human evriminin kaçınılmazlığından pervasızca bahsedebiliyorlar.
Artık yapılması gereken adım/atılım, nasıl postmodern Aydınlanmadan yapısalcılığa modernin teorik zemine yüklendiyse, çoğulcu bir ontoloji ve düşünsel füzyon arayışındaki yeni düşünce de post-teorilere karşı metafelsefenin gücüyle keskin bir hesaplaşmaya girmektir. Ve bu uğurda felsefe ve teori en az siber oligarşinin sözcüleri kadar etkin ve cüretkâr olmayı göze almalıdır. İş işten geçmeden, dünün zombileri yarının robotlarıyla dünya sahasını tamamen işgal etmeden.
Yort Savul!
(VI) Düşünerek Genişlemek
“O kadar derindir ki… Keskinlikleri yumuşatır, düğümleri çözer, ışığı parıltısından arındırır, kendini dünyanın tozuna karıştırır.” Lao Tzu / Tao de Ching
İkinci Dünya Savaşı sonrasının ilk büyük ressamı Francis Bacon’dır; sanatçı iki zaman arasında yaşanan büyük kırılmaları, yoğun bir estetik form içinde görünür kılar. Etkisi o denli büyüktür ki, İngiliz yazar JG Ballard bu durumu şöyle tanımlar: “Eğer gelecekte bir gün, uzak bir galaksiden gelen canlılar yirminci yüzyılda insanın neye benzediğini ve ne hissettiğini anlamak isterlerse, onlara sadece Francis Bacon’ın toplu eserlerini göstermemiz yeterli olacaktır.” Ve devam eder: “O modern insanın kendi yarattığı steril küplerin içinde nasıl çürüdüğünü herkesten önce görmüştür.” Bacon sanat eğitimi almamış, alaylı bir sanatçıdır, ama merak ve arzu sahası hudutsuz olan çok sıkı bir okurdur. Edebiyattan felsefeye uzanan geniş izlekte kendi kendini yetiştirmiştir.
Bacon’ın, sanat eleştirmeni David Sylvester ile 1962/1986 yılları arasında gerçekleştirdiği, uzun soluklu bir dizi röportajda; sanatçının hayata ve sanata karşı geniş kavrayışı ve bilgece bir hüzün iç içe girer. Bu söyleşilerde Bacon “kontrollü felaket” dediği şeyi resme nasıl dahil ettiğini, diyagram örneğiyle açıklar. Önce bir resim oluşturur, ardından bir anda başta düşündüğü fikri bozmak için kontrolsüz bir müdahalede bulunur. Bu figürün dağılma, kendinden çıkma, başkalaşma ve çoklaşma anıdır. Ressam; yaptığı bu işlemi diyagram olarak adlandırır ve “bu diyagramın içinde, her türden olgu, olasılıklar kök salar” der. Yani kendi kurduğu sistemi bozucu hamlesi, yeni durumların ebesidir. Deleuze, Duyumsamanın Mantığı kitabında ve derslerinde Bacon’ın bu müdahalesini ve onu tanımlamak için seçtiği diyagram kelimesini kavramsallaştırır.
Ardından Guattari’yle birlikte üretimlerinin sonuçlarından olan Bin Yayla adlı tuğla metninde bu kavramı “diyagram olarak düşünce” olarak bir pratik öneriye dönüşür. Diyagram oluşturarak düşünme yaklaşımı, bana her gün maruz kaldığımız çok kanallı dijital ağın mantığıyla bilişsel olarak baş etmek adına sıcak geliyor. Uzun süredir sanatsal ya da düşünsel ekinlerimi, kolajlar ve asamblajlar yanında çeşitli defalar harita ve diyagramlar vasıtasıyla aktarmayı tercih etmiş biriyim. Tabii herkes düşünce ya da yaratılarını görsel haritalara dökmek durumunda değil. Burada önemli olan bu şekilde düşünmeyi geliştirmek ve bu düşünceleri harita ve diyagramların mantığıyla metne dökmek ya da ifade etmektir. Bu, öğrenme yeteneği olan insan beynini çoklu ve akışkan düşünmeye biraz zorlama, sonra da düşünce biçimlerini güncelleştirme potansiyelidir.
Deleuze ve Guattari (DG), Batı düşüncesine iki bine yakın yıldır egemen olan Bilgi Ağacı modeline savaş açmışlardır. Bu dikey model merkezi, hiyerarşik, ikili karşıtlık üzerinden kendi ahlaki tekliğini dayatan bir yapıdır. DG buna karşı rizom adını verdikleri, köklerin ve sapların bilgi kıvrımlarıyla beslenen alternatif bir düşünce biçimi sunar. Rizom yatay ağdır; kökeni, merkezi, hiyerarşisi yoktur. Bu ağ içinde her nokta diğeriyle ilişkilenebilir, yeni bağlantılar girebilir, değişebilir ve hatta kaçış çizgileri vasıtasıyla bu ağdan başka çokluklara firar edebilir. Harita ya da diyagramlar kurarak düşünce kurma, rizom temelli bir bilişsel yaklaşımdır. Ve güncel nörobilim araştırmalarına konu olan nöroplastisite kavramının taşıdığı bilişsel potansiyel ve bağlantısallık ağları denen örüntü sistemleriyle de benzer özellikler barındırır: “Bir diyagramın aslında ne tözü ve biçimi ne de içeriği ve ifadesi vardır”, yani o toplumsal dilin ideolojik yapılarının, devletin kapma aygıtlarının, piyasanın tuzaklarının dışında göçebe bir oluştur… Diyagramın birbirine bağlamak üzere tuttuğu şey en yersizyurtsuzlaşmış içerikle en yersizyurtsuzlaşmış ifadedir.” (Bin Yayla, bölüm 5, İ.Ö. 587-İ.S. 70 – Bir Takım İm Rejimleri Hakkında; soyut makine ve diyagram)
Elbet binlerce yıl kanıksanmış dikey düşünce biçimlerini aşmak, yeni bir tarzda düşünce geliştirmek zor ve meşakkatli bir iştir. Bu manada Bin Yayla kitabının kendisinin de içine girmesi zor, okuması emek, anlaması çaba isteyen bir kuram sunduğunu da söylemeliyim. Ben; aylarca çırpınışlar sonrası bu kitabın özünün insanın dil ve zihin dünyası (ve bunlara bağlı olarak evrim) olduğunu duyumsayarak içine girebildim ya da hâlâ öyle sanıyorum😊 Ama düşünce tarihinin kaderi böyledir, tarihsel kırılma dönemlerini okumak, çözmek, yanıtlar arama itkisi hep zor, oylumlu ve fazlasıyla çaba ister. Spinoza’nın Etika’sı, Marx’ın Kapital’i, Jung’un Kırmızı Kitabı tuğla ağırlığında metinler; toplum ve insan ruhundaki gizil geçitleri, kaçış çizgilerini ortaya sererler.
Kuşkusuz her devrimci çıkış metni, tuğla ebadında olmak durumunda değildir, sıkıştırılmış ya da hap formatında sunulup zihinde çözülüp genişlemesi için üretilmiş metinler de vardır. Walter Benjamin’in kitabımızda sıkça gönderme yaptığımız minör “tarih kavramı üzerine” metni (Takımyıldızsal düşünce pratiği). Marc Augé’nin geç kapitalizmde yok-yerler fenomenini teşhir eden Non-Places incelemesi (yaşamın, mimarinin ve insanın tek tipleştirilmesi serüveni). Fredric Jameson’ın Postmodernizm makalesinde elde ettiği röntgen filmleri (insan-ötesi sisteme karşı Bilişsel Haritalar vasıtasıyla karşı çıkma önerisi). Foucault’nun kısacık “Diğer Mekânlar Üzerine” makalesinde Heterotopya kavramını ortaya atması (geçici ve uçuşkan ütopya alanları). Jean Baudrillard’ın hiper gerçekçi dönemde güncel sanatın maskesini çektiği Sanat Komplosu gibi kilit metinler 21. yüzyıl mantalitesini anlamak adına anahtar niteliğindedir.
Kuşkusuz saydığım örnekler, bu satırların olası okurlarının da zihninde ekleyebileceği yeni kitaplar ya da metinler ile genişler. Oyun; bozmak, çözmek, kırılma yaratmak kadar; aynı zamanda kurmak, birbirine bağlamak, ağsal yapılar inşa etmek, zıt görülen kutupları yan yana getirmektir. Bu metinlerin devrimci ifşa gücü, çokuluslu kapitalizmin kültürel mantığının neden olduğu kavramsal karmaşaya ve Silikon Vadisi’nin post-hümanist gurularının yarattığı logos terörüne karşı güçlü uyarıcılardır. Özgürlükçü düşünceyi; dil oyunlarının, çıkışsız labirentlerin, sanal cennetlerin, belirsiz konumların çıkışsızlığından ve onlardan taşıp insanın içine yayılan anlamsızlık ve nihilist hislerinden uzağa firar etmeye alan açan; nefes alan ve aldıran metinler. İşte göçebe çadırını kurmak için güzel bir vaha ya da Tao’ya dönüşmeyi arzulayan düşünce.

(VII) İkrar ya da Gölgede Aynı
“Gönüllü olmak hatadır.” 12 Maymun-Terry Gilliam
“Eğer dünya hakkında bir şeyler -pek de büyük bir şey değil- anlamak istiyorsak, hınçtan kurtulmak gerekir. Hâlâ topluma karşı biraz hınç duyuyorum, ama giderek daha az ve umarım bir süre sonra hiç duymam.” J. Genet/Açık Düşman
“Ben bir başkasıdır.” Arthur Rimbaud
-Şimdi yazdığın bu sayfalara bakıyorum, senin yaptığın şey “logos terörü” dediğin şeye yeni bir tuğla koymaktan öte nedir?
Zaten sorunlarımız 3000 yıldır neredeyse aynı diyen de, sen değil misin?
-Bilgi yayılabilir, biliş yeni bağlantılar kurabilir umuduyla kitaplar yazılıyor. Amaç her şeye ilaç olmak değil ki zaten, sadece hâkim düşünce kalıplarındaki açıkları görülür hâle getirmek. Bunu yaparken atlanmış düşleri belirginleştirmek ve bazı çizgileri birleştirmek.
Oyuna, düşe, tersinmeye alan açmak.
-Hımm, hâlâ bazı şeylerin düzelme şansı olduğunu düşünüyorsun.
Umut kadar, umut yaymak da bir hata değil mi? Hani o filmi çok sevmiştin?
-Bilmiyorum ama umuyorum. Yaşadığım dünya hiç de iyi bir yere gitmiyor. Şunu da unutmuş değilim, bir bilgiden insanın alacağı, almak istediği kadarıdır. Manipülasyon ve aptallaştırma teknikleri kadar, insanın bile isteye aptal rolünü oynaması; kendi gerçekliği ile yüzleşmemek için her numarayı çevirme potansiyelinden Carl Jung 80 yıl önce bahsetmişti.
Kendini kurtarıcı, insanları kurtarılabilir mi görüyorsun hâlâ; 16 yaşından beri ne değişti?
-Evet, ilk gençliğimizde, şu an geldiğim yaşlarda daha iyi bir gelecek kurulma ihtimaline inanmıştım. Düşünsene ruhum bin dokuz yüz yetmişli yılların başlarında doğan benim gibi talihsizler, çift kutuplu dünyayı, Amerika ve müttefiklerinin tek hâkim olmadıkları zamanı, internet, cep telefonu, akıllı telefon ve sosyal medyadan önceki hakikatin rejimini yaşadı.
Hayatımız şok dalgaları, büyük ve tarihsel altüst oluşlar ile geçti. Sadece; kurtulmak isteyen, kendini kurtarabilir. Bizi iyi insan ideali ile yetiştirdiler, hep verecek, elden tutacak, fedakârlıkta bulunacaktık. Sonuç koca bir hüsran, hiçlik ve gönüllü yalnızlık oldu.
Haklısın, ileride insanlar belki de böyle kitaplar yazmayacak. Ve hatta bunlar insanın yazdığı, yapay zekâya yazdırılmamış son kitaplar olarak kalacak.
-Bak, umut işte bu kadar kırılgan. Bak, sen bile birkaç soru sonrası melankolik bir kafaya geldin.
Bu kadar çok ve karmaşık şeylere dalıp, bunlar üzerine yazdığına göre onaylanma, takdir görme mi derdin yoksa anlaşılmak mı?
-İnsan bu kadar badire atlattıktan sonra, aslında şunu biliyor: Ne kadar ortada yoksan o kadar mesutsun. Benim anlaşılacak bir şeyim yok, ki herhangi bir kültür nesnesi hiçbir zaman kişisel yazılmaz. İnsanlığın birikimiyle olduğu kadar hâlâ tam anlamadığımız (senin gibi) bilinçdışı faktörleri de işin içine tezahür edince yazılır.
İnsan beğeni sever ama beğenilmek ile ilgi manyaklığını potansiyel olarak ayırmak şart. Yoksa kitap artık eskisi kadar güçlü bir araç değil. İnsanlar “bunun YouTube’da videosu, şurada podcast’i ya da sesli kitabı yok mu” noktasındalar artık. Dert onaysa YouTuber olmak lazım, düşün yazısı yazmak değil.
Her şey, sonunda hiçe bağlanıyorsa neden kitap yazıyorsun? Kapanacak bir manastıra ihtiyacın var bence, hiç olmazsa ölene dek tefekküre.
-Sevgili gölgem yine beni aşağılara, senin yanına mı çekmek istiyorsun. Ben o karanlıklarda uzun yılları geçirdim. Ancak yaratıcı edimimi harekete geçirince kendim olabiliyorum.
Rollo May haklı ve hatta azını söylemiş. Yaratma itkisi ve cesareti tüm insanlara verilmiş bir arketipik yetenek. Fakat toplumsal sistemler yüz yıllardır amigdalaların biyolojik hâkimiyetine, hayatta kalma moduna insanlığı kilitlemiş. Kapitalizm çok akıllı; yaratıcılığı sanata yönelme, kendini ifade etme hakkı yanında oyun oynama arzusu olduğunu bildiği için eğlence sektörünü hiç boş bırakmamış.
Temalı parklar, Disneyland’ler sadece çocuklar için değil. Paintball, bowling salonları, halı sahalar ve hatta FRP.
-Diyorsun Aydınlanma’da sıkıntılar var, modern ve postmodern zaten yanlış; her şey düşünce biçimlerinde başlıyor.
Hiç şunu düşündün mü, insanların senin tabirinle tek kanal yaşamalarının sebebi onu seçmiş olmaları ve hatta onu sevmiş olmaları olmasın?
-İnsanlar eğilimlere, kitlesel vakalara kıymet verir. Eğer gerçekten seviyorlarsa yeni normalin sağladığı yaşam biçimini; peki intihar, mental hastalık, bağımlılık oranları neden bu kadar yüksek?
Hakikat hayattan sınır dışı edildikçe büyük anlam krizleri ortada çözümsüz kalıyor.
-Yine o meşhur tinden, psişe’den mi bahsedeceksin?
Yoksa, herkese bir kulp bulmuşsun, sen de bir Jungçu musun?
-Diyorum ya, tek bir şeyci olmak için fazla geniş bir kültürdeyiz. Aynı anda birçok şey olmamız gerektiği bir çağ bu. Hastalığın kökü ruhsal ve sirayet ettiği alan ontolojik.
Karanlığımız ile ışığı dengelemeliyiz. Bu kitabın arayışı bu.
-Yine ütopik düşünceler içindesin. Yazdıklarını okudum, neden ütopyada Tao yok diyorsun?
-Ütopya insan işi. Konfüçyüs aslında Platon geleneğiyle düşünülmeli, erdemli bir yönetim biçimi aramak ütopya tasarlamaktır.
Tao’da insana ait sistem yok. Doğaya dönemezsin, kâinatın haddince parçası olduğuna eyvallah diyerek, onunla dansa katılırsın, maskeli olursun ki herkes ya da her şey olasın. Om der ki, kimi en-el hak, Töz der kimi, Hayyam hiç der; Halalc ise nokta.
Yanıtlarım seni tatmin etti mi? İzin verirsen kitabımı yazmaya devam etmek istiyorum.
-Evet, son bir soru, tercih et: Foucault mu Deleuze mü?
-Beni bir sal artık.
-Tamam, seni rahat bırakıyorum, sen zaten başına büyük sıkıntı açmışsın böyle bir işe girişmekle.
-Güle güle, Gölge.
Usulca küçük bahçeye geri döndüm; telefonda çalan müziğin sesini açıp, Spinoza gibi erik ağaçlarına baktım:
“anlamak için değer sabretmeye
anlatan da sabrediyor olduğu için
kenetlenip bir olsa da tüm bulutlar
söyle sen çözebildin mi?” M.S.
(VIII) Kötülük Sorunu Çözülemiyor
“Ben ki dünyanın en iyi insanıyım, ama işte buyurun üç insan öldürdüm bile. Ki bunların ikisi papaz.” Voltaire, Candide ya da İyimserlik Üstüne
C. G. Jung, 1937 yılında gerçekleştirdiği Hindistan gezinde, çocukluk döneminde başlayıp yaşamı boyunca devam eden “big dream” adını verdiği kehanet rüyalarından birini görür. Rüyada İsa’nın Kutsal Kasesi’ni ait olduğu yere götürmek için bir denizi yüzüp geçmesi gerekmektedir. Bu rüya ona Batı düşüncesinde Kutsal Kâse ve simyasal Felsefe Taşı arayışlarının düşünsel ve felsefi köklerini sorgulatır. Bu sorgulama sürecinde, aranacak ve bulunacak şeyin Hindistan’da olmadığını; kendi arkadaşları ve yaşadığı dünya için arayışa çıkması gerektiğini anlar. Aslında aranan ne Kutsal Kâse ne de Felsefe Taşı’dır. Aranan “salvator mundi”, yani dünyanın kurtuluşudur. Ve bu arayış ise ivediydi, çünkü karanlık kapıya dayanmıştı. 1937 yılında dünya yine büyük bir kıyımın, yıkımın arifesindeydi. Jung hissiyatını “durumumuz tehlikede; yüzyılların inşa ettiği her şeyi yok etme tehlikesiyle karşı karşıyayız” sözleriyle aktarır. Kısa süre sonra, 1 Eylül 1939’da Hitler’in Polonya’yı işgali ile İkinci Büyük Harp başlar (Jung benzer görüleri ilk savaş öncesi görmüş ve bunları Kırmızı Kitap’ın ilk bölümünde de aktarmıştı).
Hindistan’da gördüğü çok zıddı olan yaşam, Jung’a Batı’nın düşüncesinin rasyonalitesi, aydınlanmacı ve ilerlemeci değerlerini daha net sorgulama şansı vermiştir. Bu onun, önce Birinci Dünya Savaşı öncesi başlayan ve Kırmızı Kitap’a evrilen öznel deneyimi ve ardından 1930’da Tao ve Çin simyasını keşfiyle süren arayışının yeni basamağıdır. Hint inancında kötülük ve iyiliğin iç içe oluşu ve ahlaki bir mükemmellik arayışında olmaması onu düşündürür. Hem kurtarıcı hem kötülüğü yayan olarak Tanrı’ya karşı sunulan tek kaçış yolu olarak beni silme yaklaşımı. Jung’a göre bu yaklaşım Hermes’ten beri gelen simya felsefesi ve Tao’nun bütüncül evren ve onun parçası olan insan anlayışıyla uyumlu değildi. İnsan Nirvana aşamasına yükselmeyi hayal ederken, kan ve ölüm Tanrıçası Kali hep insan uygarlığının üzerine basa basa ilerlemişti.
Kötülük problemini çözmek için öncelikle, bütünselliği bulacak insanı aramak gerekiyordu. Jung, yeniden bütünsel bir insan psişesi kurmak çabasına, topluluk (yani dil) içinde tanımlanmış Ben’in ne olduğu, kim olduğu, insanın ne olduğu sorusuyla başlar. Ben’in bilincini Biz’in (çoğunlukla hiyerarşilerin ya da psişede toplumsal karanlık gölgenin) belirlenmesinden kurtarıp, farklılaşan öznenin bilincini (kendilik) açığa çıkarmak mümkün mü? Evet, mümkünse bu Jung’un altını çizdiği gibi en derin “ben”, bizleri bilinçdışındaki, aslında çokluk olan Bir’e yani Tao’ya mı götürür? Yani otantik Ben’e giden zorlu yolun varış noktası yeni ve tahakkümcü bir “biz”, yani kozmik birlik hâli midir? Yoksa bu arayıştan yeni bir karşıtların birliğine mi varılacaktı? Eğer bu deneyimlenirse, türün arketip hafızası ve onun içinde/beraber olduğu canlı-cansız doğanın olası bağlantısallık ağının parçası olmak, kâinatın internetine bağlanmak mümkündü. Bu aynı zamanda bilinçdışının içindeki karanlık toplumsal gölgeye karşı bir kaçış çizgisidir, tek tek buradan firar gereklidir. Ben’e varan bireyselleşme sürecinde, karanlık toplamdan azat olan ben’lerin farklılık, iletişim, kapsayıcılık ve iş birliğiyle, usulca yan yana gelme süreci. Jung’un çabası, bir nevi meşhur sinema serisindeki Zion direnişinin Matrix’ten insanları tek tek kurtarıp, insanlara özgür olma hakkı vermesine benzer. Elbette Jung uygulaması zor, karamsar ama denenmedik bir öneri sunar. Jung, kırk yaşından sonra ölümüne dek hayatını bu amaca harcamıştır (tam 41 senesini).
Jung’un her iki kült nesne arasında kurduğu analojiyi daha iyi anlamak için, yeniden Felsefe Taşı ve Kutsal Kâse’nin dünyasına geri dönelim. Kutsal Kâse, kök kötülüğü şeytan figürü üzerinden dışsallaştırırken, Felsefe Taşı taşıdığı şifa, iyilik ve kötülüğü karşıtların bir birlik hâli içinde ele alıyordu. Agustinius ve devamcısı Tomasso’ya göre kötülük tanrısal değildi, insan kaynaklı olarak iyiliğin eksikliğiydi. Hıristiyanlığın sunduğu bu zemin, onu devamcısı olduğunu söylediği Eski Ahit’ten düşünsel olarak kopartmıştır. Eski Ahit Tanrısı’nın doğası kötü ya da dengesizdir ve onun kitabında insan cennetten atıldığından beri mevrus, yani kalıtsal olarak günahkâr bir türdür. Sadece bir soya seslenmeyen, ekümenik iddialı ve sevgiyi müjdeleyen bir yeni inanç olarak Hıristiyanlığın iyi ve kötünün ayrılığı prensibini benimsemesi kendi içinde mantıklıdır. Simyaya geri dönersek, mercurius (cıva) her şeyin kökü, yani ilk maddedir (prima materia). Hem zehir hem de ilaçtır. Yani kaos ve hayattır, tıpkı entropi kavramındaki ısınma/soğuma süreçleri gibi. Simyacının elindeki kapta cıva vardır; yani yaşamın çifte doğası. Leonardo da Vinci’nin Salvator Mundi (dünyanın kurtarıcısı) tablosunda İsa’nın elindeki kap (kristal küre), insanlığın ve evrenin kurtuluşunu temsil eder. Simyada sık sık görselleştirilen kap ise kristal değil, camdan yapılmadır. Simya atölyesinde kullanılan herhangi bir deney tüpü ya da cam kavanozudur (buna en belirgin örneği sunan Splendor Solis simya gravürleri).
Hıristiyan düşüncesi kötülüğü düşmüş melek üzerinden dışsallaştırırken; insanı kandırılan, baştan çıkarılan bir mevziiye çeker. Bu yaklaşım simyadaki kozmik birlik içinde çifte doğa felsefesiyle oldukça zıttır. İyilik ve kötülüğün mutlak ayrılığı içinde Tanrı’nın oğlu kurtarıcı ışığını kristal küresi içinde taşır. Elbette inancın kötülüğü dışsal bir bulaşıcıya indirgemesiyle “evil problem” çözülemiyordu. Dinin bir bomba gibi ortaya bıraktığı yerden felsefe problemi çözmeye soyundu. Leibniz, “mümkün dünyaların en iyisi” diyerek tanrısal iyilik soruşturmasını sürdürdü ve teodise adı verilen savunuya matematiksel bir zemin aradı. Bu girişime Voltaire’nin yanıtı Candide ya da İyimserlik Üstüne adlı, müthiş güçlü ve alegorik bir romans yazmaktır. Onun sorusu şuydu: “Olası dünyaların en iyisi, fena hâlde gülünç… Peki acı çektiğimiz ya da acı çekildiğini gördüğümüz zaman, çare nedir?” Jung’un “rasyonel mistik” olarak adlandırdığı Spinoza, Töz kavramı üzerinden Birci (monoteist) bir evren algısı kurar, sorunu neşeye, yaşamı olumlamaya ve bir nevi Müslümanlık inancı gibi kişinin yaşamındaki iradi çabasına taşır (Spinoza ile örneğin Hallac ya da İbn Arabi arasında paralellikler başta bir bölümde düşünülecektir). Sonuçta Spinoza’nın felsefesi kötülüğün bireyde kökünü kazımayı hedefleyen bir etiktir. Genel yasalar ya da evrensel formlar üretmeye soyunmaz.
Kant ise “radikal kötülük” adını verdiği önermeyle kötülüğe etik içinde bir statü sunar. İnsanın içinde kötüye karşı önlenemez bir eğilim vardır ve semavi dinlerin öğretileri bu kötüyü bastıramamıştır. Kant her ne kadar bilgiyi akıl ve deneyim alanı içinde ele alsa da onun ortaya attığı süblime (yüce), numen ve fenomen ayrımı, deneyimin ötesinde transandantal “kendinde şey/ding an sich” kavramları rasyonel insan kavrayışı içinde saklı kara deliği ortaya çıkarır. Kant evrensel bir ahlaki yasa üzerine düşünürken “radikal kötülük” kavramını doğurur (ki ahlakın kendisi evrensel ya da sabit olamaz hâlde iken). Yani kötülük türün günahkârlığı ya da iyiliğin eksilmesi değildir, o ahlaki bir kapasite sorunudur. Kant’ın bu okuması, psikanalist Lacan’ın “Kant’ın pratiği Marki de Sade’dır” demesine neden olur. Lacan’a göre Kant’ın ahlaki yasası içinde bir çeşit süperego şiddeti barındırır. Sade’ın söylemiyse; bu ahlaki yasa içinde bastırılmış arzuyu ya da canavarı açığa çıkarır.
Fakat Lacan yanlış bir okuma yapmaktadır. Kant her şeyi akılcılaştırma uğraşında akıldışının bariyerini görüp onu teorisine katmıştır. Eğer Sade’ın atası bir teori aranıyorsa bunun kaynağı Thomas Hobbes ve onun “insanın insanla savaşı” tespitinde bulunabilir. İnsanın tabiatı kötü, bencil, yıkıcı olduğundan uygarlık onu baskı aygıtları ile kontrol altına almalıdır. Bu yüzden hiyerarşi, zor ve devlet kesinlikle gereklidir. Marki de Sade yazının temelinde, Hobbes’un insan toplumunu içine yerleştirdiği akılcı deli gömleğinden firar eden ve diğerlerini de buna teşvik etmeye çalışan oyun bozan karakterler yer alır. Kant’ın yarattığı devrimin peşi sıra Goethe’nin büyük yapıtı Faust gelir. Artık Kant ile iblis akılcılaştırılmış, şeytana yorulan ayartma eylemi artık insana geçmiştir. Virüs gibi bulaşan kötülük anlayışından yine başa sararak insan iradesinin kuvveti nosyonuna geri dönülmüştür.
Yüzyıllarca kötülük sorununun kökünü kozmolojide, dinlerde, mitlerde, hikâyelerde arayıp çözüm bulamamış insan kültürü, son 300 yılda bu çabayı neredeyse tamamen bilime havale etmiştir. Fakat insan varlığının çok yönlülüğü evrimsel biyolojik yorumlarla çözülmeyecek kadar karmaşıktır.
Sonuçta bulunacak ilk günah yoktur ama ilk cinayet vardır.
(IX) Çoğulcu Ontoloji/Füzyon Düşünce
“Tek bir model yok. Tutarlı olan tek olgu değişim olgusunun ta kendisidir ve bunun sonucu olarak farklı toplumsal olasılık bilincidir… Nasıl sıkışıp kaldık? Nasıl tek bir biçim aldık? Bir zamanlar sadece türümüze özgü olan bu siyasi öz bilinci nasıl kaybettik? Eğer sadece oyun oynayarak başladıysak, oynadığımızı hangi noktada unuttuk?” David Graeber & David Wengrow, Her Şeyin Şafağı (Buzul Çağını Çözmek), Epsilon Yayınları
Toplumsalın ölümü, Baudrillard’ın ifadesiyle sessiz ama her şeyi yutan, sinik yığınların oluşmasına yol açmıştır. Medya ve enformasyon toplumsal bağları ve anlamı öğütüp, kitleleri tamamen izole etmiştir. Postmodernle başlayan toplumsal ve kavramsal kargaşaya internet devriminin sonrası kitlelerin tepkisi, kendi seçtikleri yankı odalarına kapanmak olmuştur (Baudrillard’ın hiper uyum dediği noktaya). Bu süreç, son yıllarda insanları öylesine ayrıştırıcı, kendi içinde bölünerek dönen, blokajlı ve ötekine nefret sunan söylemlerle doldurdu ki, geldiğimiz noktada insanlığın bu sanal tımarhaneden nasıl çıkacağını ciddiyetle düşünmeliyiz. Bu düşünce eylemine geçmeden önce bazı sıfırlamalar, güncellemeler ya da hack’leme yöntemleri denemek zorundayız. Bu yüzden eski tanımları yeniden elden geçirmek yanında “yenilenmiş” tanımlamalara, konumlandırmalara ihtiyaç var, misal (uygarlığa karşın medeniyet). Bu çaba yeni tanımlar eklemekten öte, zaman içinde saptırılmış kavramlara dönüp ayıklama, yeniden tanımlayıp ayağa kaldırma girişimi olacaktır.
Çözülmez, kaosa dönmüş ya da yanlış anlatılmış, anlaşılmış kavram kargaşasına ve ona zemin sunan logosun terör hâline son vermeliyiz. Öncelikle; YZ’nin önümüze altın tepside sunduğu, zaten bizlere ait olan sınırsız ve anlamdan soyutlanmış bilgiye değil; manipüle edilmemiş akla, sağduyuya, farkındalığa, diğerkâmlığa, idrak gözünün açılmasına ihtiyacımız var. Bütünsel bir dünya/evren kavrayışına, onun içinde çoğulcu bir ontoloji nosyonuna ihtiyaç var. Buna ulaşmak, bir füzyon sürecinin kapısını açmaktır. Bu füzyon ve çoğulcu varlık bilinci; yeni bağlantısallık ağları örmek, bilgiyi bilinç seviyesine çıkartmak, bilinci her oluş hâliyle birlikte pratiğe dökmektir. Yani ideoloji ve ayrılığın türküsünün toksit tuzaklarına düşmeden, insandan hayvana, bitkiden buluta, denizden quasar’lara değin yaşamsal birliği kavrayış ve onunla uyumlanma yolunu seçmiş yeni bir medeniyetin kapısını açma kudretidir. Bugün yaşanan kavram karmaşası ve onun kanonik ayrım mantığıyla “birleşmez denen” okulların; aslında aynı insanlık bilinç ve tahayyül okulunun parçaları olduğunu hatırlamak mühimdir. Örneğin ülkemizde; Aydın’ın Didim ilçesi sınırlarında farklı fikirlere sahip filozofların bir bilinç tapınağı inşa eder gibi birlikte Milet Okulu’nu kurma cüretini düşünelim.
Orada varoluş ve çelişkilerini çok farklı kavramlarla, bakış açılarıyla çözümlemeye çalışan filozoflar vardı. Yani orası ne tek kanal bir yankı odası ne de fikir uyuşmazlığının ayrılığa dönüştüğü bir mekândı. Düşünceler zıtlıkların birliği içinde evriliyor, bir tartışma ve müzakere kültürü içinde gelişiyordu. Milet Okulu’nda, evrenin temel ilkesi olan arkhe’yi bulma arayışıyla yola çıkan felsefe; Herakleitos ile ontolojiye, Pisagor’la bütünselliğe, Empodokles ile senteze ilerliyordu. Milet Okulu, mesleki branşlar üzerine eğitim veren bir üniversite değildi; daha çok erdemli yaşamaya dair bir hayat okuluydu. Eski Yunan uygarlığındaki hâkim kültür Bütünsel Bilim anlayışıydı ve bu perspektifle bir filozof aynı zamanda astronomi ve kimya ile de ilgilenmekteydi. Çünkü kâinata değin tüm var oluş bütünsel kavranıyordu. Bu anlayış semavi dinlerin çıkışıyla zaman içinde gitgide alt bir forma dönüşerek (misal ilmi simya gibi gizlice) Rönesans’a kadar sürdü. Rönesans ya da Rönesans insanı denilen şey aslında Latin ve Yunanca kadim metinlere dönüş ve Antik bilgeliğin Birleşik Bilim anlayışını yeniden canlandırma teşebbüsüydü.
Fakat sermaye ve kilise bu arada boş durmadı; yaklaşık 12. yüzyıldan itibaren Bologna, Paris ve Oxford gibi merkezlerde kurulan ilk üniversiteler lonca temelli ekonomiyle kilisenin ortaklığında kuruldu. Devletlerin de memnuniyetle karşıladığı bu girişimler papaz, hukukçu ve hekim yetiştirmeyi hedefliyordu. Fakat 17. yüzyılla birlikte artık üniversite sisteminin toplum düzenindeki artan karmaşıklaşmaya ve teknik ilerleme beklentilerine cevap vermemesi sonucu, deney ve gözlemi merkeze alan ve uzmanlaşmaya izin veren; laik ve evrensel olduğu söylenen Akademiler açılmaya başladı. Endüstri Devrimi’nin filozoftan çok bilim ordusuna ihtiyacı vardı. 19. yüzyılla eğitim ulus devlet projesine bağlı olarak millileşti. Bunun sonucu olarak okullar; ulus devletin, yerli sermayenin ve kültürel formların ihtiyaçlarını temel alan büyüme stratejileri doğrultusunda çalışmalar yapan kurumlara dönüştüler ve hâlâ da biraz öyleler. Bilim; silah geliştirme, teknik ilerleme, sağlıkta yenilikler arama ile başlayıp atom bombası yapma, Ay’a roket gönderme gibi birçok alana yayıldı. 20. yüzyılla gitgide ağırlıklarını gösteren özel sermaye güçleri üniversiteleri fonlamaktan, stratejik çıkarları doğrultusunda kendi “özel” üniversitelerini kurmaya yöneldiler.
İnsanlığın düşünsel ve bilişsel çabası alaylı refleks ile başlasa da zaman içinde akademi içinde köklenmiştir. 68 Kuşağının yenilgisi (ki ana dip dalgası 1979 yılına dek sürmüştür) bu açıdan tarihsel bir dönüm noktasıdır. Yetmişli yılların ortalarına kadar Sartre ve Deleuze gibi etkin düşünürler ya da Jean Genet ve William S. Burroughs gibi düşüncenin kötü çocuklarını hayatın içinde ve hatta protesto eylemlerinin içinde görebiliyorduk. Fakat 1980 sonrası yükselen vahşi neo-liberalizmin eğitimi ele geçirmesi ve aynı dönemde Fredric Jameson’ın çok uluslu sermayenin ya da “geç kapitalizmin kültürel mantığı” olarak adlandırdığı postmodernin, teoriye ve tahayyüle karşı başlattığı salvolarla bambaşka bir dünya gerçekliğinin içine girildi. Pratiğe açılan teorinin, sahaya çıkan aydın misyonunun ve devrimci entelektüalizmin gözden düşürülmesinin ilk etkisi sanatın tamamen meta piyasasına teslim edilmesine, yani kültür endüstrisinin etki alanı dışında ekine alan tanınmayan “iyi niyetli” banka/holding egemenliğini doğurdu.
Bu değişim yeni açılan kürsüleri “kanaat önderliği” gibi kılıflarla kapan ama gerçekte idrakten, tarih bilgisinden ve bütüncül bakış açısından yoksun medya yorumcularına, başarısız ve vasat düşünürlere, çokuluslu şirketlerin finanse ettiği akademi kürsülerini kapan sol liberal ya da yeni sağ yazarlara teorinin teslim edilmesiyle sonuçlandı. Zaten; üniversitelerin finansörleri olan banka/holdingler radyo ve televizyon kanallarının da sahipleriydiler ve aynı zamanda diğer bir ayakları da basın ve yayıncılık sektöründeydi. Bu sayede hem kendi ideologlarını kendileri doyurabiliyor hem de onları popülist medya arenasına çekip, birer talk show yıldızına dönüştürüyorlardı. Bir taş ile birçok kuş indiriliyordu.
Bu anlattıklarım komplo teorisi olarak okunamaz. Zaten, komplo teorilerine de gerek yok, neo-liberalizmin ve hatta tarihsel kapitalizmin kendisi hayata karşı kurulmuş bir komplodur. Kamuoyu yaratmak ve onu yoklamak küresel ticaretin temel unsurudur, sistem böyle işler. Toplum ile bağı, sadece seçimler ve spor müsabakaları olan, liberter görünümle liberalizmi savunan, disco’ya giden, uyarıcı alan ve zengin olmayı arzulayan yeni bir teorisyen tipi oluşturulmuştur. Bu yeni sinik teorisyen için sendika çağdışı, kamusal haklar özgürlüğün baskılanması, kazanılmış sosyal haklar ayak bağı, toplumsal muhalefet ise aksi ve tatminsizdir. Postmodern anlayış montaj üzerinden gider, mix kültürü ile iç içedir – bitmez plastik katmanlar, şımarık yeniden üretimler yaratır. Merkezsiz olmayı, mobil olmayı, akışkan olmayı insan özgürlüğü ve bütünlüğü için değil çok uluslu gelecek için savunurlar ve bu onların oluş biçimleridir. Bu yüzden kavram üretemeden, logos terörüne başvurmadan rahat edemez post teori.
Önce, Kant’ın evrensel ahlak ilkesine saldırı başlatıp, ardından siyaseten doğruculuk, woke, cancel kültür gibi birçok “sözde” ahlak formu üretildi. Yanlış anlaşılmasın; burada farklı kimliklerin yaşam mücadelesi, kadın ya da queer hareketini değil, postmodern kalıpların onları tek kanal liberal düşünceye ve indirgemeci bir forma sokma hevesini masaya yatırıyorum. Hedefte ya da yolda sapma yaratmak, “aktivist” çabayı gösteriye eklemek için bin bir yaratıcı endüstri icat etmek, bu yaklaşımın taktiklerindendir. Kentsel dönüşüm projelerinin yarattığı yıkıma ya da doğal kaynaklarının talanına teorik kılıflar, postmodern güzellemeler bu kanallarla yapılır. Bu “logos wash” pratiği, çaktırmadan sürekli aktif olan bir toplum mühendisliği faaliyetidir ve en uç noktasını “turuncu devrim” gibi sosyal ağ üzerinden yürüyen toplumsal dezenformasyon kampanyalarında görülür. Kitap okuma faaliyetinin internet okur-yazarlığına, bilginin Wikipedia düzeyine, felsefenin kavram salatasına, aktivizmin bir part-time işe çevrildiği dijital geç kapitalizmde insanın idrak kapasitesi gitgide tükenmektedir.
Buradan bakılınca, Milet Okulundan bugüne, aradan geçen 1500 yıl içinde insan bilinci açısından bir ilerlemeden çok gerilemeden bahsetmeliyiz. Aradan geçen sürede Rönesans, hümanizm, romantizm, İslam Aydınlanması (kısaca Horosan Okulu, İbn Rüşd, Farabi, İbni Sina, İb-i Arabi, Yunus Emre, Hayyam) gibi parıldama anlarından bahsetsek bile genel tablo karanlıktır. Son olarak 20. yüzyılda oluşturulan Bauhaus, Frankfurt Okulu gibi nitelikli denemeler ise faşizm çizmesi ile bastırılmıştır. Bugün postmodern kavram karmaşası üstüne gelen internet devriminin sarsıntılarıyla teori ve düşünce genel olarak indirgemeci bir tekçilik sistemine (her şeyi tek bir kuramla açıklama çabasına) ve gündelik kültürde yankı odalarının kamplaşmasına dönüşmüştür. Yani özgür düşünce monomani adlı hastalığa yakalanmıştır. Monomani, kişinin dünyayı kendi hakikat hapishanesinden görmesi ve takıntıyla bu seraba tutunması, kendi gerçekliğini buradan kurmasıdır. Türkçede basit bir karşılığı da mevcut; sabit fikir.
Monomani’nin yarattığı psikolojik kilitlenme, indirgemeci görüşlerin oluşturduğu teorik kitlenmeyle iç içe girer. Her ikisi de var oluşun çokluğunu tek bir eksene sokmayı zorlar. Bunun sonucu deneyim daraltılır, düşünceler sınırlanır, dünya basitleşir ama çok fakirleşir. Kişi bir şeylere inanmakta olduğunu söyler ama sık sık patlak veren depresyon onun aslında anlam sancısı çektiğinin işareti olur. Aşırı yükleme alan logos can çekişmekte, gündelik hayat akışı ise sosyal ağa iltica etmektedir.
Tüm bunlara karşın çoğulcu ontoloji yaratma düşü ise tek bir kökün sessizliğinden değil; çokluğun uğultusundan doğar. Varlık, birleşmelerin geçici dengesi, ayrışmaların gizli ritmidir. İnsan, bu çoğulluğun içinde ne merkezdir ne de kenar; bir düğümdür yalnızca ekolojinin, tarihin ve bilinçdışının kesiştiği titreşimli bir nokta. Ursula K. Le Guin’in kullandığı anlamda insan ekolojisi diyebileceğimiz şey, doğanın dışında bir alan değil; doğanın kendi içindeki kıvrımıdır. Düşünce, toprakla konuşur; dil, rüzgârın izini taşır, beden, yıldız tozunun geçici bir düzenidir. Bu yüzden her kimlik, her ideoloji, her düzen bir anlığına tutulan bir formdur. Sonra çözülür, yeniden karışır, başka bir şeye dönüşür. Kesin doğrular, sonuna kadar haklılıklar, tekil çözümler yoktur.
Ama bu çoğulluk, kaos değildir. Derinde, henüz adını koyamadığımız bir yönelim vardır: birleşmeye doğru, ama tekilliğe düşmeden; birliğe doğru, ama farkı yok etmeden. Belki de aradığımız şey, Platon’un sorduğu o eksik sayıdır (peki dört nerede?), üçün geriliminden doğan, ama dördün dinginliğine (birliğe) açılan. Aşk ile çatışma, düzen ile kaçış, bilinç ile karanlık hepsi aynı akışın farklı hızlarıdır. Ve biz, bu akışın içinde ne bütünüyle özgür ne bütünüyle belirlenmiş; ama her an yeniden kurulabilir bir varlık olarak dururuz. Evrensel birlik, bir son değil o hâlde bir hedef de değil. Daha çok, çoğulluğun kendini tanıdığı anın adı. Çok olanın, kendi içindeki bağı sezdiği o ince eşik.
Ve belki de bütün arayış, şundan ibarettir: Ayrışarak çoğalmak, ama dağılmadan bir kalabilmek.
(X) Distopya mı Ütopya mı: Karar Ver
Bir kafede oturuyoruz. Yan masada iki genç neşeli bir hararet içinde konuşuyor. Konuşmanın içindeki şu cümle dikkatimi çekiyor: Distopya mı, ütopya mı, hangisi sence? Masamda kırık bir tebessüm ediyorum. İnsan türünün geleceğine dair mühim kavramlar bile gündelik dilde, ikili karşıtlıklar olarak dile geliyor. Sanki bu iki kavram sadece Netflix ya da Hollywood sinemasının tekelindeymiş gibi. Aslında ütopya ve distopya tam da bu yüzden var. Her ikisi de insan uygarlığının en başından bugüne gelen iki yaşamsal durumu tanımlıyor ve geleceğin yollarını soruşturmaya heves ediyor.
Ütopya; başlangıcımızdan bugüne dek göz ardı edilmiş, fırsat şansı verilmemiş, bastırılmış ve hatta yok edilmiş yaşamlardan gündelik hayata sızan imgelerdir. Umuttan, özgürlükten, oyundan, çok seslilikten, birlikçi idealden arta kalan, kazılıp çıkartılan idealleri somutlaştırır. Ve ne şükür ki bunu yapmayı hâlâ sürdürüyor. Distopya ise, başlangıcımızdan bugüne değin türümüzün yarattığı risk ve tehlikeleri, dünyaya ve kendimize verdiğimiz zararları, bastırma ve kapma, kontrol ve denetim aygıtlarını somutlaştırıyor.
İkisinin de derdi ortak:
a- Hafızayı akışkan ve canlı kılmak
b- Bugünün felaketine çareler aramak
c- Geleceğe dokunmak
Ütopya bunu arzu yaratarak yapıyor, distopya ise uyarıda bulunarak; ütopya “başka bir dünya mümkün” derken, distopya “bu böyle giderse” ortada bir dünya kalmaz diyerek. Ki ütopya/distopya çifti zaman içinde sabit kalmadı, birçok yeni bakış, kavram tahayyüle katıldı: Karşı ütopya (Huxley), heterotopya (Foucault), T.A.Z. (Hâkim Bey), ekotopya (Callenbach), ikircikli ütopya (Le Guin ve Zamyatin), inovasyon ideali (Schumpeter), kara ütopya (R. A.). Yani, sürekli genişleyen ve parçalı bir bilişsel harita.
Aslında, ütopya da distopya da taraf olunacak zıtlıklar değil. Her ikisi de aynı anda ve şimdi de cereyan eden sonsuz olasılıklar, iç içe geçişler, dağılmalar ve birleşmeler, hastalıklar ve şifalar üzerinden imgesel dünyalar yaratıyor. Bu dünya; Zerdüşt’ten beri anlatılan keskin ve bitimsiz ışık ve karanlık arasındaki savaş; Freud’un antik filozof Empedokles’ten indirgeyerek güncellediği eros ve thanatos (ölüm içgüdüsü) karşıtlığı gibi uzlaşmaz ikiliklerin arenası değil. Anaerki ve ataerki büyük ihtimalle aynı anda yakın coğrafyalarda eşzamanlı yaşandı. Hitler’in “miğfer devletleri” vardı ama faşizme karşı birleşik cephe de vardı. Her şey aynı anda, iç içe, tersinir biçimlerde tezahür etti.
Bu manada ütopya ve distopya bizlere, şair Ece Ayhan’ın ifadesiyle “tarihi düzünden” okuma şansı verir. Yazılı tarih kurgudur, içinden hakikat fragmanları devşirmemiz gereken. Buradaki asıl tehlike çokuluslu kapitalizmin kendi distopyasını tüm insanlığa değişmez kader olarak dayatmasıdır. Büyük ütopya kuramcısı Fredric Jameson’un dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten çok daha zor deyişini anımsayalım. Yani eski Yunan filozofu Empedokles’e göndermeyle, dünya yüzeyinde, aynı anda yıkıcılık ve sevgi kuvvetleri bugün ve yarın için bir mücadele iç içedir (W. Benjamin buna geçmişi de ekler).
Sıkça sanılanın aksine ütopya yarın için değil bugün için vardır, ütopyaya gerek olmayacak, herhangi bir ideal düzen ya da toplum sözleşmesi tahayyül etmeyecek bir geleceğe varmak için yapılmışlardır. Bu yüzden Roland Barthes çok haklı bir biçimde “ütopyanın izi gündelik hayattır” demiştir. Farklı toplumların hayatında süregelen dayanışma, öz yönetim, şenlik, oyun, takas pratiklerinde, torrent paylaşımlarında, copyleft yayıncılıkta yaşayan ve geleceği sürekli yoklayan bir ütopya vardır.
İnsan uygarlığı mülkiyet, devlet, bürokrasi, zulüm aygıtları keşfettikçe filozoflar, mistikler ve şairler ütopyalara ihtiyaç duymuşlardır. Adil, yaşanılabilir, hür bir toplumun taslaklarını çizmek için. O yüzden kimse Platon’a kızıp anti-ütopya demesin Devlet kitabına. Tüm ütopyalar biraz zaaflı, kısıtlı, fazla planlı ve sıkça da sıkıcıdır. Dediğimiz gibi onu oluşturan -yazılırken yaşanan- dünyada ütopyaya sızar, sızmaması da mümkün değildir. Eğer sızmıyorsa o ütopya değil, başka bir şeydir. O yüzden ütopyalara hâlâ çok ihtiyacımız var.
İnsanın ikinci şafağı henüz gerçekleşecekse, uygarlık yargılanmalı ve tartışmaya açılmalıdır. Olası bir yeni medeniyete dair bazı ipuçları W. Benjamin’in altını çizdiği şekilde, insan türünün var oluşundan beri pratikte denenme imkânı tanınmayan birçok parıltılı denemeyi, gerçekleşmemiş umudu, ütopya taslaklarını içinde barındırır. Bugüne dâhil edilmemiş bu birikmeyi, şimdiki uygarlığın durumuna enjekte etmek, geleceğe yönelen bilişsel adımları hızlandırma potansiyelini barındırır.
Şimdi 21. yüzyılda İngiliz yazar, sanatçı ve kâhin J. G. Ballard’ın “şimdiki gelecek” dediği noktadayız. Yarın, bugüne sızdı ve onun gerçekliğini sürekli hack’leyerek. O yüzden yakında Turing Testi’ni tamamlamaya aday YZ, robot işçi ve askerler, insan zihnini ağa bağlama fantezileri, çevre ve iklim krizi realitesi içinde ortak bir karar verelim.
Ütopya mı? Distopya mı?
Ya da insan türünün yeni bilinç devrimi mi?
Bu karar hepimizin.
Unutmayın; Tao’da ütopya, ütopyada Tao yoktur.
(XI) Devrim Nasıl Viral Olur?
“Bizler, rengarenk birer kaosuz.” Paul Cezanne/Anılar
“Kairos: Açıkça uygun an’dır. Uygun ânı kaçırmayın.” Gilles Deleuze/Spinoza Üzerine
“Devrim ebedidir ve zamanda kırılma yaratır… Filozof devrim ta kendisidir.” Philippe Sollers/Arzu
Devrim mevhumunun özünde, avangart yani öncü kol olmak, kaosla dans edebilmek, zamanını bir mevcudiyet olarak (sürekli şimdi) deneyime dökmek, yenide beliren farklı oluşu etkin kılmak, değişim sağlamak ve dönüşüme gen havuzu olmak vardır. Derrida’nın haklı biçimde söylediği gibi her alıntının, bir başka alıntısı vardır ve bu ileri-geri değil döngüsel bir mantık izler. Politik alanda kullanımda olan devrim sözcüğünün Latincedeki revolutio, yani dönüş kökünden gelmesi rastlantı değildir. Yaşamda, kavram ve onu oluşturan anlam dünyası mevcuttur; ama zaman, mekân, koşullar (iklim, ekosistem vb.), üretim araçları, iletişim teknikleri değişim halindedir. Ve düşünce her yeni durumla başa çıkmak için kendini yeniden konumlandırır, şartlara uygun bir güncelleme alır. Bu insanın aktif bilişsel kapasitesidir, fakat onun tinsel var oluşu, anlam dünyası, etik yasaları kolay kolay değişmez. Farklılaşan koşullarla toplumlar ilerlemez, gelişmez, büyük kopuş gerçekleşmez; zaman ileriye doğru akmaz.
Yani, büyük sıçramalar, atlamalı geçişler, sürekli ileriye koşu, konsol oyunu gibi kat edilen aşama, bir yerden ötekine giden dümdüz çizgi yoktur. Ama canlı-cansız varoluşunun doğurduğu, doğanın değişmezleri ötesinde yeni öngörülemez özelliklerle karşılaşılabilir ve De Landa’ya göndermeyle bunda bazı amaçlanmamış kolektif sonuçlar belirleyici olabilir. Yani insan topluluğu ne iradi ne de nedensel olmayan kaotik süreçlere maruz kalabilir ve bunun sonucu olarak hesaplanamayacak sonuçlarla yüzleşebilir. İnsan istencinin gücü, evrimsel biyolojik faktörler, toplumsal etmenler, bilinen ya da tahmin edilen doğal şartlar iç içedir ve karmaşık sistem içinde “olası bütün haller” eşzamanlı olarak oradadır (sonsuz olasılıklar âlemi). Ve tıpkı inorganik maddelerde görüldüğü gibi kendi kendine örgütlenme potansiyeli ve kaos etmeni yan yana geldiğinde büyük ve görkemli patlama anları oluşurlar (A. Badiou’nun “event” kavramı). Özellikle neoliberalizmin zaferini ilan ettiği son 30 yılda durup durup farklı coğrafyalarda pörtleyen haysiyet isyanları ve onların hesaplanmamış tetiklenmeleriyle (hızlandırılmış viral etkisi) olay/zuhur hâli oluşur.
Jeolojik kök metaforu takip edersek; patlama içten, daha doğrusu zemin altından zuhur eder (yanardağ, deprem, grizu, tsunami vb.). İnsanın ve onun oluşturduğu toplumsalın da derininde, yerin altında, zaman ve mekândan bağımsız bilinçdışı fenomenler de gizlenir. Burada fiziksel ve toplumsal koşullar kadar insan psişesinden gündelik hayattaki toplumsal gölgeye taşan ve hakkında pek az bilgimiz olan bilinçdışı fenomenlerin payı büyüktür. Bu faktör o kadar büyük enerjik süreçlere neden olabilir ki, toplumsal gerçeklik içinde geçici ya da kalıcı büyük kırılmalara ve kitle histerilerine zemin yaratabilir. Devrimler, ayaklanmalar, büyük yıkım savaşlarında bu olguların hepsinin aynı anda zuhur ettiğini, kaosun yıkıcı ve baştan çıkarıcı güçlerinin tuhaf bir füzyonla birleştiğini görürüz.
Toplumsal; böyle süreçlerde katı gözüken yapıdan sıvı ve akışkan, o anda tanımı zor bir konuma geçer. Sonra oluşan yeni gerçeklik düzlemi içinde yeniden bir başka katı form hâlini alır; Amerikan, Fransız ya da Rus devrimlerinin arkasından kurulan yeni rasyonalitelerde görüleceği üzere. Bu manada devrimler insanı, toplumu, etiği dönüştürmezler. Verili gerçeklik algısını devirip, yerine farkı olan bir gerçeklik düzlemini kurarlar. Bu iki konum arasındaki geçiş sürecinin kendisi; kontrol edilemeyen, zeminsiz, akış hâlinde ruh, zaman aktif eyleme hâlidir. Yani ayaklanma günü; değişim anı ya da devrimin icrasını sağlar. Devrimin kurumsallaşması zamanın tekrar donması, gerçeklik sahnesinin bir başka versiyonunda devam etmesidir; yani alternatif sahne artık ana sahneyi işgal etmiştir. Kurallar ve onların moral özellikleri değişir ama oyun devam eder. Bu manada “sürekli devrim”, sürekli bir likit hâle, akışa tekabül eder. O değişimle değil, aktif kalan devrim ile zamanda, algıda, gerçeklikte ve yaşamın köklendiği arka planlarda dönüşüm sağlar. Bu manada sürekli devrim hâlinde doğacak ilk yeni insanın adı etiktir.
(PS: Çocukluk dönemi yan yana düş kurduğum yoldaşlara ve zuhur kavramı üzerine çalışan fizikçi yazar Gediz abiye selamla:
“sen hayalperest misin
dünyayı yoluna koymak için
ben sonsuza kadar evde kalacağım
orada iki artı iki beş eder” Radiohead / 2+2=5
(XII) Sahi İnsan Doğası Nedir ya da Göbeklitepe Uzay Üssü mü?
Bir fikir; insan doğası kötüdür (Thomas Hobbes).
İkinci fikir; hayır insan doğasında iyi vardır, sonradan bozulmuştur (J. J. Rousseau).
Üç; insan doğası iyidir ama bunu canlandırmak için çaba gerekir (Wilhelm Reich).
Dört; biraz uzaktan bakarak hepsinde haklılık payı olabilir. Ve hatta aynı anda birkaç biçim eşzamanlı yaşanmış olabilir. Ne şu ne bu, kadim Upanişad metinlerinin dediği gibi “Neti, Neti”.
Bu seçenekler belki de çoğalabilir, çünkü karşıtlığın tanımı başka, daha önce göze batmayan farklı çelişkileri de görülür kılar. Bu sentezdir, dengeyi aramıştır. Dünden bugüne çatallı yolları ele alır ve yorumlar. Farklı insan doğası tanımlamalarına sosyolojik değil psikolojik bir yerden giriş yapmak istiyorum. Ardından ülkemizdeki devam eden Taş Tepeler kazılarında ortaya çıkan güncel verilerle insan doğası retoriklerini pratikte sınamaya çalışacağım. Son noktada Graeber ve Wengrow’un 2020 yılında yayınladıkları, oylumlu Her Şeyin Şafağı adlı araştırmasından yola çıkarak.
Psikanaliz (Freud), biyolojik dürtülerin zihinsel temsiline “Triebe” (dürtü) der. Psikanalize göre güdüler sadece fiziksel bir ihtiyacı doyurmaz, aynı zamanda ruhsal aygıtı (id, ego, süperego) harekete geçiren bir gerilim yaratır. Freud bu yaklaşımına bağlı iki temel dürtü ortaya atar. Eros (Yaşam İçgüdüsü): Sadece cinsellik değil; bağ kurma, yaratma, sevme ve hayatta tutma enerjisidir. Freud buna genel anlamda libido der. Bir çocuğun annesine duyduğu sevgi de bir sanatçının eser yaratma tutkusu da Eros’un türevleridir. Thanatos (Ölüm İçgüdüsü): Freud’un daha geç dönemde (I. Dünya Savaşı sonrası) tanımladığı, organizmanın her türlü gerilimi sıfırlama, sessizliğe ve inorganik hâle (başlangıca) dönme arzusudur. Dışa yöneldiğinde saldırganlık, içe yöneldiğinde öz yıkım olarak belirir.
Fakat Eros’un karşıtı ölüm değil, korku olabilir. Ölümü her canlı tadacaksa da orada bir dürtü artık yoktur. Freud biyoloji dışında ruhsal dürtüleri bulmaya çalışmış ama pozitivist düşünce biçimi nedeniyle tinsel genişliği yakalama şansı bulamamıştır. Bu kuramın çatlaklarına karşı ilk güncelleme Lacan’dan gelmiştir. Lacan, Freud’un “dürtü” kavramını alıp onu biyolojik bir ihtiyaçtan kopararak tamamen dil ve arzu düzlemine taşır. Lacan’a göre dürtü, biyolojik bir “içgüdü” (instinct) değildir; o, dilin beden üzerindeki etkisidir; çünkü hayvanların içgüdüleri vardır (açlık gibi ve doyurulunca biter). İnsanın ise dürtüleriyle vardır ve bu dürtüler asla doyurulamaz. Bir elma yediğinizde açlığınız geçer (içgüdü), ama “elma yeme arzunuzun” altındaki o eksiklik hissi geçmez. Dürtü bir hedefe ulaşmak için değil, daha çok o hedefin etrafında dönmek için vardır. Lacan buna “başarısızlığın hazzı” veya Jouissance (keyif/acı karışımı bir haz) der.
Avusturyalı psikiyatrist Wilhelm Reich ise Geleceğin Çocukları adlı kitabında kalıtsal olarak kötü insan doğası kavramına karşı çıkar. Wilhelm Reich’ın tabiriyle “bizler kötü bir geçmişle daha iyi olabilecek gelecek arasında aktarma kayışından başka bir şey değiliz”. Ona göre insan doğası denen kavram uydurulmuş bir şeydir. “İnsan doğası denen sapık ve acımasız ikincil özü yaratanın bu birincil doğal ilkeyi öldürmek” olduğunu söyler. Peki nedir birincil ve öz olan bu ilke? Bu ilke insan varlığının evrensel birliğini sağlayan enerjidir. Reich’a göre her bebek doğanın küçük bir parçası, dirimsel enerji yasalarının yönettiği kozmik bir enerji dizgesidir. Jung ile Reich farklı yollardan benzer sonuçlara ulaşır ve insanın evrendeki yeri konusunda aynı yaklaşımı savunur. Temel farklar Reich’ta kurtuluş çabası yeni doğan çocuktan başlarken, Jung ise insan kişisinin ancak 40 yaşından sonra benliğine kavuştuğunu ve özgürleşme şansına eriştiğini düşünür. Yine Jung, iyilik ve kötülüğün dünyaya eşit dağıldığını ve insanın kötülüğe karşı koyma çabasını merkeze alır. Yani Jung da Reich da bilinçdışının toplumsal gölgesinden çıkmak ya da kozmik enerji orgon’a ulaşmak için insan türünün bir çabaya girmesini ister. Freud ekolünden kopmuş ve insanın var oluş tragedyasına çare arayan bu iki keskin zihnin birbirleriyle hiç tanışmamış olmaları kaderin tuhaf bir cilvesi olsa gerek.
Reich’in klinik araştırma sonuçlarına göre insanın içinde nefret ve şiddet barındıran bir özü yoktur. Her yeni doğan, öncelikle dil ile, aile, toplum, kilise ve devletçe patolojik zırhlara büründürülür, hasta edilir. Kuşkusuz Reich genel olarak haklıdır. Ki olası herhangi bir zamanda, olası bir toplumun gündeliği içinde şiddet, hak gaspı, kölelik itkisi marjinaldir; topluluk huzur, barış, bolluk, sağlık ister. Çünkü insanın diğer canlılardan farkı öleceğini bilmektir. Bu anlam yanında değer ve aktöre de yaratır. Lacroux Mağarası’ndan Göbeklitepe’ye mimari ve sanat bu anlam ihtiyacının sonuçları olmuştur. Her ne kadar bugün “tarihte adalet yoktur” diyen Yuval Noah Harari gibi insan doğasının kötücüllüğünden başlayıp, küresel kapitalizmin kaderimiz olduğuna varan ideolojiler aksini iddia etse de.
Engels’in veya Hobbes’un egemen hiyerarşi, iktidar ve kölelik üzerine geliştirdikleri tezler, kas gücüne dayalı bir formül sunar. Dünya görüşleri tamamen zıt olsa da her ikisinde de kavramsal zeminlerini açmak için devlete bir baskı aygıtı olarak ihtiyaç duyarlar. Ancak kas gücü dışında da şiddet biçimleri vardır: İknaya dayalı zorlama, kandırma, tuzak, oyun kurarak veya tezgâh kurarak zarar vermek—örneğin zehir. Psikolojik olarak da bazı oyunlar kurulabilir; kabuller yanında reddedişler de bir oyun olabilir veya isyan seçenek olarak işlev görebilir. Baskı gücü için hep polise ya da devlete lüzum yoktur. Hobbes’un “herkesin herkes ile savaşı” şeklindeki kötücül insan doğası ve oradan insan topluluğunun baskı aygıtı olmadan var olamayacağı iddialarına karşı ilk güçlü çıkış Fransız araştırmacı Pierre Clastres’in “devlet karşıtı toplumlar” üzerine antropolojik çalışmalarıyla gelir. Ardından, 21. yüzyılda ise David Graeber’in devrimsel araştırmalarıyla bu kurgular tamamen tuz buz olur.
Graeber’in David Wengrow ile birlikte gerçekleştirdiği ve yirmi yılı aşkın bir çalışmanın ürünü olan Her Şeyin Şafağı (İnsanlığın Yeni Tarihi) adlı tuğla kitap, insanın kökenlerine dair birçok ideolojik manipülasyonu yıkıp, tarihi yeniden okuma ve kurgulama zemini sunar.
“Çok uzun zamandır efsaneler üretip duruyoruz. Sonuç olarak çoğunlukla yanlış sorular soruyoruz: Festival ritüelleri otorite ifadeleri mi, yoksa toplumsal yaratıcılığa yarayan araçlar mı? Gericiler mi, yoksa ilericiler mi? En eski atalarımızın toplumları basit ve eşitlikçi mi, yoksa karmaşık ve katmanlı mıydı? İnsan doğası masum mu, yoksa yozlaşmış mı? Bir tür olarak, doğamız gereği işbirlikçi mi rekabetçi miyiz, nazik mi yoksa bencil miyiz, iyi mi yoksa kötü müyüz? Belki de tüm bu sorular, ilk aşamada bizi gerçekten insan yapan şeyleri algılamamızı engeller ki bu—ahlaki ve toplumsal varlıklar olarak—bu tür alternatifler arasında müzakere etme kapasitemizdir.” Her Şeyin Şafağı (Sapiens Olmanın Asıl Anlamı)
İki yazarın bahsettiği kapasite insanın bilişsel kapasitesidir. Her ne kadar kabile şefleri, krallar, rahipler ya da devletler insan zihnini tekil düşünce biçimlerine zorlasa da, bilişsel yeteneklerimiz bizi hep var olan çeşitliliğe, çokluğa, kapsayıcılığa ve birlik bilincine sevk eder. Bize dayatılan, sürekli ikili karşıtlıklar kurup, tekçi sonuçlara varma eylemi her türlü bilişsel çabayı sakatlar. O yüzden ezber tanımlar terk edilmeli, bütünsel yeni bakış açıları geliştirmeliyiz. Kavramları yeniden yerine oturturken, doğru sorular ile yanlış sorular arasında eleme yapmalıyız. Çünkü evrim teorisine göre bir türün sürecini tamamlaması için yüz binlerce yıl gerekir. Hâlâ ilk aletleri yapan ataların zihni ile düşünmekte olduğumuzu unutmamalıyız.
“İnsan hikayesi için eşitlikçi ya da hiyerarşik bir başlangıç arasında artık seçim yapmak zorunda değiliz. ‘İnsanın Çocukluğu’na artık veda edelim ve (Levi-Strauss’un ısrar ettiği gibi) erken atalarımızın sadece bilişsel eşitlerimiz değil, aynı zamanda entelektüel akranlarımız olduğunu kabul edelim… Sadece bizim gibi insanlardı: bizimle eşit derecede algı sahibi, eşit derecede kafaları karışık.” Her Şeyin Şafağı (Sapiens Olmanın Asıl Anlamı)
Tabii bu haklı tespitler, insan türünün hayvandan ilkele, oradan geleneksele ve moderne sürekli gelişim ve ilerleme içinde olduğunu söyleyen ideologları ürkütmektedir. Doğal olarak onlar sadece tekçi çözümlere ve sabit insan doğası kavramına inanmak ister. İlle de her şeyi açıklayacak elitler, şefler, komutanlar ve papalar ararlar.
Gelin şimdi Graeber’in çalışmalarını sahada test edelim. Bugün Karahantepe ya da Göbeklitepe’de “kült alanı” diye tarif ettiğimiz yerler ve bu alanda Türkiye’de kazıları yürüten uzmanların çoğunluğu tarafından artık “ortak etkinlik alanı” olarak tarif ediliyor. Bu ne demektir? Kült alanını oluşturacak bir duygu ve mana dünyasına sahip insan, aynı zamanda toplumsallaşmayı barış içinde de kurabilmiş insandır. Onlar buğdaya muhtaç aç ve saldırgan insanlar değil, bolluk içinde ve sulh ortamında zihinsel, ruhsal ve kültürel yaratılara zaman ayırabilecek olgunluğa ulaşmış topluluklardır. Bu yüzden bahsettiğimiz toplu kullanım alanları aynı zamanda bir tür “agora” işlevi görür.
Bunun yanında müzakerenin; yani bazı anlaşmazlıkların giderilmesi için ailelerin ya da kabilelerin topyekûn savaşmadığı, bunun yerine belirli bireylerin karşılıklı düello yaptığı; yani şiddetin tamamen yok edilmediği ama kontrol altına alınmaya çalışıldığı alanlardır bunlar. Aynı zamanda çocukların koştuğu, bahar, üzüm ya da buğday şenliklerinin yapıldığı yerlerdir. Bulunan devasa boyuttaki kap kacaklar bu alanlarda toplu yemek yenildiğini de belgeliyor. Ki burada Apolloncu anlamda kutsala dair sembolün yoğunlaşması kadar, Dionisosçu toplu şenlikler de yapılmış olabileceğini hesaba katmalıyız (sahada bulunan dev bira depoları bu düşünceyle uyum içinde). Dolayısıyla buralar siyasetin doğduğu, değiş-tokuşun döndüğü, toplumsallığın ve farklı normların ortaya çıktığı alanlar olarak düşünülebilir. Ne toplumsallaşma ile birlikte hemen ceberut devletlerin ortaya çıktığı söylenebilir—çünkü devletin ortaya çıkışına çok çok zaman vardır—ne de mana dünyasının keşfiyle birlikte insanları köleleştiren bir rahip aristokrasisinin zorunlu olarak doğduğunu.
Sonuçta bu modern anlamda bir demokrasi değildir elbette; ama hiçbir şey de siyah ya da beyaz değildir ve bugünün toplumsal biçimlerini köke indirgemeye çalışmak tarihe idealistçe yaklaşmaktır. Bu medeniyeti oluşturan insanlar aynı zamanda bir “öteki”ye sahip olabilir, onunla tatsızlıklar yaşamış olabilirler. Bu ötekiyle savaşmış, ona belki de zulmetmiş de olabilirler. Ancak bu durum, ortaya koydukları medeniyetin ışıltısını ortadan kaldırmaz. İnsana devrim yaptıran buğday, toprakta yerleşince hemencecik başlayan ilk özel mülkiyet, ilk rahibin yontturduğu ilk put karşısında diz çöken topluluk, iki Homo erectus yan yana gelince oluşan faşizm yoktur. Hatta yer yer bunların olduğu farklı örneklerin varlığı da onları genel, evrensel ve insan doğasında değişmez yapmaz ve buradan sağlam bir kuram çıkmaz.
Kuşkusuz belirgin hâle gelen bu erken idrak ve yeni keşiflerin; 21. yüzyıl mantalitesinin bizlere dayattığı indirgemeci düşünsel kalıplarla uyumsuzluğu, zaman içinde daha da belirginleşecektir. Bizler, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak gerek Çatalhöyük gerekse de Taş Tepeler kazılarıyla belirginleşen uygarlığın gen havuzunun içinde yaşıyoruz. Fakat başında arkeolog ve antropologların olduğu ve diğer bilimsel disiplinlerle beraber sahadaki çalışma sürdüren grupların içine direkt olarak sanatçıların, sanat tarihçilerinin ve felsefecilerin dâhil edilmemesi önemli bir handikaptır. Özellikle kazılan “özel etkinlik alanlarının” tam mahiyetini anlamak, sembolleri okumak, oyuntu ve kabartmaların sırlarını çözmek için (örneğin duvarın ortasında açılan niş ve oraya kafatasının arkasına açılan minik oyuk ile asılmış kuru kafanın doğurduğu ikonografiyi okumak için).
Antropoloji literatürü insanın köklerine inerken sürekli arkeolojiye, sosyolojiye, sömürgeci işgalcilerin tarihsel belgelerine ve modern dönem içinde azalarak yok olan ilkel kabilelerin gözlemlenen törelerine başvurur. Burada ilginç olansa, sürekli aramızda büyüyen ilkelin dünyası ile alan çalışmalarının hâlâ birleşmemiş olmasıdır.
Oysa, her yeni doğan çocuk 3-4 yaşlarına dek, en doğal hâliyle ilk insanın formudur.
Görmek isteyen gözlere.

(XIII) Sözlerin Kölesi Olmaktan Sakın!
Dil, insanda ölü mü doğdu? Eğer gizli ve mutlak vahşi bir anlamın arayışında isen Âdem oğlu gibi düşünme; bir harita olarak düşün, sürekli dönen ve yeniden yazılan bir atlas.
Tao Te Ching her sene takvimin çevriminde Çinceye yeniden çevrilir ve bu güncel dile yönelik bir adaptasyon değildir. İnsan türünün sakat uygarlığı ve onu korkunç biçimde hızlandıran dili/aklıyla bozduğu kozmik hakikati, devasa bir harita puzzle’ında yeniden kurmak gerekmektedir.
İnsan dünyasında sadece sözcükler değil, anlamlar da kuvvetli bir akıntıyla sürükleniyor. Anlamlar bozuldukça, içi boşaldıkça, hastalandıkça insan ruhları da emiliyor. Eğer sözler kalpten çıkmıyorsa ve onu söyleyen kişi bile aslında kendisi değilse, burada ruhtan bahsetmek mümkün değildir. Karışık anlamlar, boş sözcükler, kavram karmaşasında geçen vakitler de düşünce eylemi değildir.
Eğer söz yalansa, kandırmaysa, hileyse, oyun değil toplumsal bir vodvil ise artık hakikatten de bahsetmek mümkün değildir.
Jung; Kırmızı Kitap’ın “Münzevi” adlı bölümünde tuhaf bir soru sorar: “Sen hiç tersine öğrendin mi?”
Peki ama nasıl?
İki dünyası var aslında insanın. Biri aklımızın erdiği dünyevi ya da gündelik hayat. Diğeri zihnimizin sınırlarını hâlâ aşan kozmik ya da galaktik var oluş.
Birinde yaşam ve hatta birey bile paramparça.
Diğeri şu anki bilgimiz dâhilinde Big Bang’den beri bütün ya da Bir.
İlk dünya dile, kimliğe, kültüre ve topluma ait.
İkincisi kâinattaki tüm canlı cansız yaşama, ışığa ve karanlığa ait.
“Oysa karanlığımız ışığı kavramalı” Jung (Kırmızı Kitap, Münzevi)
Peki ama nasıl?
“Binyılın mezarında uyuyan harika düş görür.” Jung (Kırmızı Kitap, Dies II)
Peki ama nasıl?
Düşlerde söylenen sözcükler hızlıca kaybolur. Çok azı sabaha akılda kalır. Neredeyse diyalogsuz bir film gibi. Zihinde yerleşen sözcüklerden öte görüntüler ve onların gösterdiği hikâyedir.
Rüyadaki sözcükler zihnin kontrolü dışından, bilinçdışı havuzlarından yükselir. Oysa gündelik yaşamımızda kendi seçtiğimiz, düşündüğümüz sözcükleri kullandığımızı iddia ederiz. Ama biz kullandığımız sözü sağlıklı sarf etmek için biyo/beden, psişe, toplumsal ağ ve kozmik bütün içinde olduğumuzun, yani tamlığın farkındalığında olmak zorundayız. Yani o sözcüklerin ve onları yaratan zihnimizin dijital ve reel bir sürüklenme içinde olmadığını, aklımızı oto-pilotta kullanmadığımızı bilmeliyiz.
Yani o sözlerin ve onu yaratan zihnimizin direksiyonunu sıkıca tuttuğumuzu, kontrolün özgür Benliğimizde olduğunu idrak etmeliyiz.
Sahi biz, hâlâ biz miyiz?
Eski Ahit’in öfkeli tanrısı “Ben, benim” diyordu. Peki bizler, kendimiz adına bundan emin miyiz?
Eğer kafamız hep karışıksa, o zaman konuşan kim?
O zaman konuşan oto-pilotta bir araç mı?
Peki, bu düşünceler gerçekten bizim mi?
Nasıl emin olabiliriz?
Belki de kozmik akışta rüyaların misyonu ya da karşılığı budur. Gündelik bizi, düşteki biz ile yoklama şansı. Bir çeşit backcheck.
Sahi, rüyalarda unutulan cümleler mi biz, yoksa gündelik içinde akıp duranlar mı?
Ki susmanın, “konuşup durmamanın” yok sayılmak olduğu bir dijital tüketim ikliminde.
“Ham güç bir kez peşine düştü mü hiçbir şeyin yardımı olmaz.” Jung (Kırmızı Kitap, Cehennem)
Peki ama ne yapacağız?
Sözcükler, anlamların yükünü sırtlamıyorsa, insanın dilinin kemiğinden boşanan söz omurgasızsa, tüm o parıltılı imajlar yalansa, gündeliğin zihni Hint düşüncesindeki dünyevi örtü Maya gibi sisiyle ruhları teslim aldıysa; bu gayya kuyusundan nasıl çıkılacak?
Yuhanna İncili “başlangıçta söz (logos) vardı” diyor; emin miyiz?
Modern toplum Freud’un kokain aldığı gibi logos aldı zihnine, bedenine, ruhuna. Söz olarak ideoloji bizleri hasta etti. İdrakten yoksun bir logosa çekilen kitleler hep yeniye yöneldiler, teknoloji ve ilerlemeye. Varoluşun hakikatinden ve kendi varlıklarından kaçmak için, logos çektiler içlerine; ruhlarını kurutana değin.
Modern dünya logostan binlerce yeni kavram icat etti. Artık ne akademi ne de entelektüeller kavram bombardımanı yapmadan hareket edemezler. Logos’un yarattığı bu kavram virüsü internet ile herkesin hayatına dâhil oldu. Bir vibe hâline geldi.
Oysa kavramlar işgalcidir. Konakçı gibi bedene yerleşir, zihni ele geçirir ve dil ile dışa vurulurlar. Oysa kavramlar konuşmaktan öte düşünmek için vardırlar. Bu, Eski Yunan’da en azından her özgür yurttaşa tanınan bir haktır. Ve hâlâ yaşam için, yaşamı daha erdemli, daha bütün ve anlamlı kılmak için varlar. Düşünce asla tek ve donmuş bir kavram seti değildir. Eğer düşünce bilişsel olarak kavranmışsa, yaşama uyarlanmak için pratik yollar arar.
Düşünce eleğinden geçmiş kavramı, bir başka kavram ile yaşamaz insan. Kavramda, onun eylemi de şahsi ve muhteremdir. Ama düşünce çoğalmak ister. Ancak benzer idrak seviyesindeki kişiler ortaklaşmanın yollarını arar ve bulur.
Tekçi düşünce diğer her şeyin üstüne bir dağ gibi çöker. Bu yüzden gerçekten düşünmek, kavramak ve eylemek; canlı-cansız her şeyi kapsamalıdır. Kuşkusuz bu deneyim dikey değil yatay zeminde gerçekleşir. Bir insanla olduğu gibi bir nehirle, bir kedi ile konuşmak. Düşüncemizin gücüyle tüm varoluşu kapsamak, kucaklamak. Düşünsel, sözel ya da biyolojik hiyerarşiler kurmaksızın.
Kuşkusuz kapsamak, farkı kucaklamaktır.
İşte insanın yeniden konuşmaya, düşünmeye, eylemeye başlangıç noktası.
(XIV) Ağın Mantığı
“Ubik kahvaltılık gevrek. Daha çıtır, daha lezzetli, daha Ubik. Önerilen porsiyonu aşmayınız.” P. K. Dick/Ubik
“İnanmak anlamaktan daha kolaydır. Hayal kırıklığına uğramak anlamaktan daha kolaydır. Tiksinip vazgeçmek anlamaktan daha kolaydır… Oysa düşünmek bir oyalanma değil sorumluluktur.” Strugatski Kardeşler/Yokuştaki Salyangoz
Düşünce eylemi düşünmeye alan tanımak, düşünceyi yatay olarak genişletmek, daireleri büyütmek, sarmala çevirip yaşamı kapsamak için yapılır. Buradan bakarsak, içinde bulunduğumuz sosyal ağ dünyasında düşünceye pek az yer kalır. Çünkü ağ içinde kurulan herhangi bir komutun ya da sözcüğün belli fayda sağlayan bir işlevi ve sonucu olması beklenir. Peki, nasıl beklenir? Şöyle beklenir: Yapılan her paylaşım çok like almalı, beğenilmeli, yayılmalıdır. Yani, psikolojideki dopamin onay merkezini, kişinin yarattığı sosyal personayı ya da süperegoyu güçlendiren ve sıvazlayan sonuçlar alınması hedeftir. Ki bu tutum kişide bir çeşit uyarıcı bağımlılığı yaratır; kişi etkileşimsiz duramaz, durdurulamaz.
Bunun sonucu kullanıcının (artık pek kişi de değildir) ağın sürekli yaydığı narkoz etkisinde bitmez tükenmez bir ergen hazzı ütopyasında yaşamasıdır. Artık ne özne ne de öznelleşme süreci vardır. Ama kişi bunu yaparak, yani dijitalde yaşayarak psikolojik ödüller ve hazlar kazandığı gibi; eğer belli bir görünürlük kazandıysa (yani onay ve takip yüksekse) buradan ticari bir gelir alma şansı ortaya çıkar. Ürünün ne olduğu önemli değildir, kullanılmış çorap, tırnak makyajı, flört uzmanlığı ya da astrolojik rehberlik olabilir. Reklam alma-verme dengelerinin devreye girmesiyle, yani bilinirlik ve ticaret iç içe geçtiğinde; herhangi bir sosyal medya kullanıcısı olmaktan fenomen, YouTuber ya da influencer mertebelerine geçiş yaşanır. Hatta bir pop star bile olunabilir. Sosyal değil, dijital sermaye üzerinden gelişen bu yeni hiyerarşide herhangi bir yere (yani düşük IQ’dan kaynaklı bir elitizme) sahip olabilir. Fenomen adı takılan bu mesleğe uzaktan bakılınca, ne kadar trajikomik değil mi 😊
Tabii, algoritma sırf onaylanma mekanizmasıyla çalışmıyor. Bir de karşıtlığın diyalektiği var. Yani “hater” olmak. Çünkü ilk modeldeki insan, onay alması için esasında çoğunluğun değerlerini, parlak, ışıltılı, yani daha önce yapılmış ve söylenmiş şeyleri farklı bir paketle sergiler. Yani uyumluluğu artistik olmasa da performatif bir şeydir. Herkes gibi düşünen/yaşayan biridir; ama kendi sanal personasını sürekli ilgiye çekmeye dönük, tutarsızca değişken, sürate önem veren, duyar kasan, genel beğeniyi çağıran, izleyicisini zeki hissettiren ve tüm bunları çılgınca bir tuhaflıkla yapan, takip edilesi biri olur. Görselliği iyi kullanır ve onu YZ ile süsleyerek sunar.
Karşıt model ise psikotik bir şekilde herkesin karşı çıkacağı, isyan edeceği, onları üzecek ya da öfkelendirecek şeyleri sürekli sergileyen kişidir. İnsanları kızdırmalı, şaşırtmalı ve pratik aklıyla sürekli ters köşeleri aramalıdır. Yani uç noktada şeyler söyleye söyleye, insanlar tarafından “bu manyak ne dedi, bir bakalım diye” kanıksanır ve tersinden bir onay zinciri kurar. Ama bu aşırı “onaylamamaktan” oluşan bir onay hâlidir. Yine buradaki figürlerde sosyal ağ içinde önce popülerlik kazanmayı, daha sonra bunu farklı biçimlerle ekonomiye çevirecek alanlara açılmayı hedefler. Ama burada verdiğim iki örnekte idrak temelli düşünce eylemine aykırı, bizzare çizgisinde vakalardır. Pratikleri akıl sağlığının ve izan sınırlarının dışındadır. Bu kalıplara tamamen ters ve karşıt olan düşünme eyleminin sosyal ağ ikliminde nefes şansı yoktur. Daha önce söylediğimizi tekrar edersek; düşünce çıktısız, satışa kapalı, zihni zorlayıcı bir pratik olarak sosyal ağ içerisinde herhangi bir popülerlik bulamaz. Akademiyi boşa alıp, YouTube üzerinden kariyere yönelen birçok akademisyen bilgi değil sansasyon, düşük sanatsal performans ve başarılı bir talk show icra ederler. Bu yüzden kafa karıştırıcı başlıklar, provokatör tavırlar, amiyane söylemler, karşıt arayan terslemeler, patlatılan kahkahalar ve sürekli yukarı kalkıp inen ellerle; her şeyi çözmüş, kafa yakıcı, bilge performansında yan yana gelirler.
Sosyal ağ mantığı anında dönüşler, etkileşimlerle çalışır. Etkileşim almak ya da “etkileşim kasmak” kalıpları bu yüzden vardır. Bunlar anlıktır çünkü orası sürekli bir akış alanıdır, gezegen çevresinde eş zamanlı milyarlarca insan orada, düşünme ve idrak sürecine girme niyeti taşımadan bir sürüklenme hâlindedir. Kimse bir yıl önceki gönderinin güzelliğine, iyiliğine bakmaz, o an tüketilmelidir. Yeter narkozun akış hızı ve sürekli yükselen dozajı eksilmesin.
“Ubik kötü nefese karşı etkilidir. Ve talimatlara uygun kullanıldığında zararsızdır.”
(XV) Aks: Sınıf Savaşımından Kuşak Çatışmasına
İkinci büyük savaş sonrası çift kutba bölünen dünyanın yarattığı gerilime karşı, başını Amerika’nın çektiği kapitalist blok, savaş sırasında yıkım için geliştirilen teknolojinin olanaklarını gündelik hayata çekerek, “komünizm tehdidine karşı” yeni bir sistem inşa etmeye koyuldu. Yapılmak istenen sabitlenmiş, artık değiştirilmesine kimsenin arzu duymayacağı ve izin vermeyeceği bir konfor düzeni kurmaktı. Ama toplumda oldukça karşıtlıklar bakidir. Marx’a göndermeyle kapitalizm, finans, teknik ve bilimde devrim yapmadan duramayacak bir sistem olduğundan, o toplumdaki karşıtlıkları sınıf çatışmaları yerine kuşak çatışmalarının gerilimiyle yumuşatmak ister. Çatışmayı kültürel alana çekip, ürettiği yeni karşıtlık üzerinden başta genç kuşak olmak üzere, toplumsal enerjiyi tolere edebileceği alana kaydırmayı amaçlayarak.
Kuşak çatışması sadece bir metafordu, köktenci bir eğilim yansıtmıyordu ve iki nesil arasındaki iletişim sorunlarına ve gündelik farklara parmak basıyordu. Bu fark ilk defa ikinci savaş sonrası nihilizmi ve kurulan refah toplumunun çizdiği liberal sınırların birleşmesiyle oluştu. Refah ve düzen sağlanmıştı ama, ortada eksik olan ve tam da tanımlanamayan bir şeyler vardı. Refah görünümlü toplumun ilk gençlik isyanları James Dean, Marlon Brando, Marilyn Monroe, Beat Kuşağı, Doğu Felsefesi’ne yükselen ilgi, pop sanat ve rock’n’roll’un ortaya çıkışı ile belirginleşti. 50’lerin huzurlu, sakin ve refah dolu Amerikan kasabası bir tür kapitalist ütopya sahası idi. Seri montaj bandı üretimiyle işçinin yükü hafifletilmiş, sosyal haklar arttırılmış, toplumsal konsensüs sağlanmıştı. Bu model Marshall Programı olarak savaş şokundan çıkmış Avrupa’ya ve ülkemiz gibi Demir Perde bloğuyla komşu ülkelere yardım paketleri gibi masum ambalajlarla ithal edilmişti.
Faşizm vahşetinden Amerika’ya kaçan eleştirel teorinin kurucusu Frankfurt Okulu’nun iki sözcüsü Adorno ve Horkheimer, yeni dünyada yaptıkları saha çalışmalarında bu özgürlük ve refah ütopyasında gelişen gündeliğe dair teknolojilerin (otomobil, ev içi kullanım araçları vb.) ve onların desteklediği yaşam tarzının tüketim özgürlüğü temelli bir toplum inşası olduğunu keşfetti. Adorno ve Horkheimer; bu hamleyle beraber ve ona zemin olarak iletişim sektörü, reklamcılık, pazar araştırmaları, TV ve sinemanın desteklediği kitlelere yönelik bir “kültür endüstrisinin” inşa edildiğini tespit etti. İnsanlara verilen özgürlük alanı üretim-tüketim, eğlence ve dolaşım özgürlüğü üzerindendi (sürekli otoyollar inşa ediliyordu).
Bu ışıltılı görünüm altında; insan aklının, ruhunun ve kültürünün kontrol edilebilecek bir şey olduğuna inanan “Aydınlanmanın Diyalektiği” çalışmaya devam ediyordu. Yani bu insan topluluğunu rasyonalizme edeceğini düşünen aklın yarattığı “tek boyutlu toplum” arka planda tam gaz ilerliyordu. Savaş sonrası Amerikan toplumunun sokulmaya çalışıldığı hâl, Philip K. Dick’in yazdığı distopik öykülerinde açığa çıkan bir çeşit yapay cennet yaratma itkisidir. Ardından gelen 1960’lar kuşağı, Beatles ve Rolling Stones gibi büyük starların örneğinde, aşkı yücelten, dans eden ve partiye koşan bir kuşak olarak yola çıktı. Ama kısa sürede hedefi büyüttü ve dünyayı değiştirmeye soyundu ve kuşak çatışması tehlikeli bir biçimde sınıf çatışmasıyla temas etme riski gösterdi.
Bu kuşak çatışmaları mevhumu uzun bir öyküdür, doğal olarak burada konunun tarihini verme iddiamız yok (özel olarak ilgi duyanlara Greil Marcus’un Ruj Lekesi incelemesini tavsiye ederim). Sadece sıkıştırılmış bir ön altlık sunmak derdindeyiz. Beat Kuşağı’nın bir alt kültür olarak temel mefhumlarının geniş kitleleri içine alan birer meseleye dönüşü yaklaşık on yıl almıştı ve zaman geçtikçe bu zamansal pergel sürekli kapanarak azalmaya devam etti. Sürekli alt kültürler pörtlediler ve onlar hızla kitlesel kültür hâlini aldılar; bunun bedeli ise hareketlerin keskin köşelerinin akımlar kalabalıklaştıkça törpülenmesiydi. Örneğin 1970’lerin hâkim kültür ve yaşamına isyan eden Punk’ın ana akıma çekilmesi bir yıl gibi kısa sürede gerçekleşmişti. Toparlamak istersek, toplum 68 Kuşağı dediğimiz fenomenle birlikte, artık her yeni gelmekte olan kuşak üzerine kafa yorulacak bir vaka hâline geldi. Yani, 68’in yarattığı kültürel ve siyasal kırılmalar sermayeyi, devletleri ve toplumları buna mecbur kıldı. Ve bu gerilimlerin takibi ve kontrol çabası 21. yüzyıla gelene değin, en uzunu 10 yılda bir kırılma yaşayan yeni kuşakların hikâyesiyle devam etti. Her bir kuşağı tanımlamak, ayırıcı yönlerinin altını çizmek amacıyla önce adlar sonrasında ise harfler tanımlandı.
Şimdi yeni çağın hükmü Y, Z ve Alfa kuşaklarının elindeki ateşte. Ya kendilerini ve çağı yakacaklar ya silkinip bir bilinç değişiminin yolunu arayacaklar (az sonra buraya döneceğiz).
İşrak!
(XVI) Ağın Çocukları: Yeni Şeytanlar ve Mesihler
“atılmışlık adına mevcudu biraz daha temiz tutalım
kurban adına ölümü biraz daha temiz tutalım” Mustafa Irgat
İnternet devriminin etkisi insanın sözel kültürden yazılı kültüre geçişi kadar sarsıcı olacak, ki oluyor. Yazının keşfi, hesaplama ya da çivi ile tutulan muhasebeci defteri (ilk bürokrasi ve kök kapitalizm), töresel ahlaktan yazılı kanuna geçiş (hukuk mefhumunun keşfi), ilk kurumsal din ya da tanrı kral (monarşinin yönetimi), kök okul olarak edubba sistemi, ilk yazılı edebiyat/mit (Gılgamış), savaş makinesinin doğumunu öncülleyen profesyonel askerlik nüveleri (Lagash Savaşı) ve prehistorya denen dönemin bitip kurgusal (metne dökülmüş) tarih aşamasına geçiş gibi çok büyük kırılmalar ve makro sonuçlarla gelmişti. Tarihteki bu yeni çatlakta büyük tektonik hareketler yaratarak ilerlemektedir: Çevirmeli ağ bağlantısından sosyal ağa, bot olarak AI konumundan Tekilleşmiş Süper YZ’ye, bir dijitalize toplum.
Kuşkusuz önce bu dönüşümlerin insan üzerindeki etkisine bakmalı. W.W.W.’in icat edilip normal toplum yaşantısında zaten var olan ve gizlenen kişilik bölünmeleri, sosyal medyayla en az artı bir yeni sanal kimlik eklenerek parçalanmaya başladı. Yani birey ve onun içinde olduğu sosyal çevrenin tanımlanması internet devrimi ile farklı bir düzleme girdi. Düne kadar kabul edilmiş toplumsal gerçeklik sınırları değişmeye başladı. Bu yeni toplum; anında erişilebilirlik, hız, mobil oluş, küresel yaşamın sunduğu sonsuz görülen seçenek âlemi, yeni kimlikler, sınırsız bilgi ve yepyeni dijital kültürler vaat ediyordu. Bu yeni durumu 2023 yılında yayınladığım Ballard Kitabı çalışmamda şöyle açıklamıştım: “Artık ‘Gerçek’ ile hayat arasına sonsuz bir uçurum açılmıştır. İnternet dünyasının yarattığı siber-şizofreni de mutluluğun sanal adacıklarda aranması hâlini kitleselleştirir. İnsanlar ‘gerçek’ varlıklarından o kadar sıkılmışlardır ki, sürekli sanal dünya içerisinde farklı farklı sahte karakterlere bürünüp mutlu olmanın, ego çatısını yükseltmenin, küçük tahakküm ağları kurmanın hazzını ararlar.” Rafet Arslan/Ballard Kitabı, Simurg Art Yayınları.
İnsan topluluğu, insanlık tarihi için çok çok kısa sayılabilecek bir sürede bambaşka bir gerçekliğe adım attı. Artık Jean Baudrillard’ın “gerçekliği sahte gerçeklikle değiştiren” hipergerçeklik dediği şeyden, onun artık gerçek ile gerçek olmayanın arasındaki ayrım sınırının tamamen silindiği simülasyon evreni dediği şeye geçiş sürecindeyiz. Bu eşiği geçme ivmesine giren Yapay Zekâ, piyasaya sürülmeye hazırlanan sanal “metaverse” oyun evrenleri, Neuralink adlı yatırımla görme dediğimiz şeyin kendisini yapısal olarak değiştirmeye aday çalışmalar, gündelik robot teknolojileri, benim de dâhil olduğum eski kuşakların tüketimi için hazırlanmıyor. Çünkü bu teknolojileri hazırlayan Silikon Vadisi oligarşisi; hakikatin tamamen yok olmadığı, her şeyin tamamen sanallaşmadığı dünyayı deneyimleyen “eski” nesillerin bu yeni normal karşısında ne kadar bocaladığının, büyük travmalar yaşadığının farkında. Bu yüzden onlar Z Kuşağı’ndan başlamak üzere, yakın geleceği inşa edecek yeni normalin standartlarını ve paradigmasını şimdiden belirlemek için hummalı bir çalışma içerisindeler.
Bu gelişmeler karşısında Aydınlanmadan gelen geleneğin ya da modern toplumun yarattığı ideallerin; devletler, piyasa ya da siyasi aktörlerce sahaya uyarlandığında tek kanallı bir yaklaşıma düşen düşünce, kural ve davranış kalıpları kifayetsiz kaldı. Buna karşın icat edilen düşünce paketleri de yeni gerçeklikle uyumlu gözükür bir görünüm altında olsalar da yeni bir çözüm geliştirme kaygısı ve çabasından uzaktılar. 80’li yılların nihilist ve yıkıcı postmodernizm dalgası, ardından yeni tek kanal düşünce kalıpları sunan woke yaklaşımıyla hâkim genel kültür, ahlak ve ilkelerinin dağılması sorunsalı ortada kaldı. Önce postmodern algı, toplumsal kaosu düşünsel kaosa taşıyarak sahadaki tozu havaya kaldırdı ve ardından gelen woke kültür bu tozu halının altına süpürdü. Dijital kültürün bize sunduğu seçenek ise baş edemeyeceğimiz hızda üreyen arzu ve onun dikkat ekonomisi üzerinden uyum ve devamlı “her an” genel kültür hâline gelebilecek yeni alt kültürler sunmaktı. Yani “hashtag = Akışta kal”, hayatta kalmak (görünür olmak) istiyorsan akışa teslim ol. Yeni çağın bireyi bu simülasyonun kurguladığı “sözde özne” kalıplarından çıkacaktı. Pandemi sonrası yeni normalin belirlediği toplumsal (küresel) hayat boşluk tanımayacak hızla kendi düzenini kurmaya başladı. Yeni nesil; bu çığa karşı bütünsel anlamlar arayacak/yaratacak öncü ya da kurucu devrimci birikimden uzak ve gözlerini hızla dijitalleşen bir dünyaya açtılar. Onlar da genel anlamda anlam yaratamasalar da (ve böyle bir çabada olmasalar da), çeşitli alt kültürel “anlamsal birleşme noktaları” bulmaya oldukça yetenekliydiler.
Yeni kuşakların gönderilerine, kendi hâllerini tanımlamak için seçtikleri emojilere, çok sevdikleri anime/manga görsellerine, sürekli dinledikleri popüler müziklerin diline, caps’lere, reels’lere baktığımızda; kendi aralarında dönen ve dışarıya kapalı bir “dijital alt kültür jargonu” ile yaşadıklarını görmekteyiz. Yani eski toplum ile aralarındaki fark, bir kültür değil “dil farkı” olacak noktaya ulaşmıştır. Artık; Aydınlanmadan beri tanımladığımız gerçeklik, okullarda verdiğimiz eğitim ya da kamu yasaları, yeni bu “paralel gerçekliğe” nüfuz edemez. Kendi dilini ve ifade sistemini yaratanlar için ahlak oluşturmak zaten en kolayı, üç kişi yan yana gelince bir aktöre kurgulanabilir, ki Z Kuşağı’ndan itibaren oldukça kaygan ve yüzer-gezer yeni ahlak formları oluşmaya da başladı.
Sabit, bilinen ve kanıksanmış toplumsal kodlar yerine alt kültürlerin temel kültür hâline gelmesi ve hatta bunların içine kapalı yeni bir dil kurması, Marksist’inden muhafazakârına her “eski” kesimi zorlamaktadır; en çok da ebeveynleri. Ailelerin çocuklarıyla “yalandan” bir bağ içinde kaldıkları, bildikleri ve iflas etmiş normali sürdürmeyi zorladıkları; çocuklarınsa “zorunlu sponsor” olarak gördükleri bu insanlarla düşük yoğunluklu harp içinde oldukları bir hayat sürdürülüyor. Kaosun hâkim olduğu zamanlarda büyümüş Y Kuşağı’ndan anne ve babalar, sevgi alıp-vermeyi çoktan unutmuş, kendi gençlik ideallerinin tersine yol almış, güç, mevki ve para sever bir hayat sürdüler ve şimdi asıl sınavları başladı. Zihinsel olarak tek kanallı sistemlerine takılıp büyüdüler ve öyle devam ettiler. Şimdi onlar kendi imtihanlarını Z Kuşağı’yla veriyorlar.
Yeni gelmekte olan Alfa Kuşağı ise çok kanallı düşünceye uyum sağlayan ve ona göre yaşayan ama bu duruma uygun düşünsel, tinsel ve ahlaki formlara “tamamen” sahip olmayan ilk kuşak. Bunun yarattığı travmatik durum çok keskindir, hem tek kanal bir toplum ve gerçeklik içinde yaşayıp hem de ona karşı dünyalarının çok link’li içuzayında yaşayan bir nesil. Yaşları itibarı ile onları aşan, maruz kaldıkları eski dünya ve büyüttükleri kendi içuzayları arasında sıkışıp; deneyimledikleri gerçeklikleri tanımlamaktan ve anlamaktan uzak bir nesil. Bu yeni yabancılaşma safhası tam bir nesneleşmeye açılıyor. Kafka gibi böceğe değil, bir androide ya da Charles Manson’a dönüşmeyi arzulayabilecek bir kuşak.
2010 ve sonrası doğan bu kuşak teknolojiyi öğrenen değil, teknolojiyle doğan; eğitimden eğlenceye, aşktan nefrete her şeyi dijital platformlar üzerinden bilen ve deneyimleyen ilk kuşak. Yapay zekâ ile eş zamanlı büyüdüler, tamamen küresel bir dünya realitesi içinde, yerel diller yanında neredeyse ana dil İngilizce içinde yaşıyorlar. Adapte olmak zorunda oldukları verinin akış hızı gibi onları sabırsız, aceleci, dikkati dağınık ve karmaşık yapıyor. Ve de hiper-bireysel (çok sıkça narsis) bir varoluş hâlindeler. Açıklamaya çalıştığımız gibi bu olguların pratik sonucu olarak artık kuşaklar arasında çok ciddi kültür-yaşantı farkı dışında dil, anlam dünyası ve ahlaki norm farkı da var. Yani artık aynı anda birkaç gerçeklik düzlemine eşzamanlı olarak maruz kalıyor ya da yaşıyoruz. Ebeveynlerinin ve üst kuşakların Alfa’lara yönelik “vicdansız, hissiz, duyarsız, vahşi kuşak” söylemi de şimdi yaşanan bu farklı gerçeklik düzlemlerinin sebep olduğu iletişimsizlikten kaynaklanıyor.
Her daim anlaşılmayan, tarif edilemeyen, kavranamaz şeyler tedirginlik yaratır ve bir çeşit alien muamelesi görür. Fakat şimdi modernin icat ettiği disiplin mekanizmaları yani kontrol ötesinde yeni tanımlar, anlayışlar, anlamlar bulmaya ihtiyaç var. Yoksa dijital Babilonya bu hızla büyüdükçe yarın bunları konuşmak için gereken ortak dili tamamen kaybetmiş olacağız.
“Hayatım boyunca hep yalnız kaldım. Nedenini bilmiyorum, aslında çok fazla şeyim vardı… İnsanların beni tanıması, fark etmesi hoşuma gidiyor. Bu dünyadaki varlığımı ve verdiğim zararı hissetsinler istiyorum ki sonunda beni fark etsinler… Ancak yalnızlık yapacağım şeyin sebebi değil. Yalnızlık bir sebep değildir… Bu sadece bir durumdur. Ailem benden nefret ediyor, benden korkuyor ve hayal kırıklığına uğramış durumdalar… Ben bir dâhiyim. Herkesten daha iyiyim. En üstün insanım. Kendime sadığım. Ben daha iyiyim. Ortalama zekânın çok üstündeyim. 130 IQ testim vardı… Benim kadar hızlı öğrenemediklerini fark ettim. Bu yüzden okulu bıraktım. Okul bana bir şey katmıyordu… Kendi kendime öğrenmek daha hızlıydı. Ben zaten herkesten daha iyiyim.”
Bu satırlar, aslında 14 yaş için fazla bilgece bu sözler, bir ölüm manifestosundan alıntı. 2026-Nisan ayında ülkemizde gerçekleşen ilk büyük okul saldırısının zanlısının son mesajından aldığım, ibret verici notlardan. Ve ne yazık bu satırların yazarı İsa Aras, gerçekleştirdiği saldırıda 6 kişiyi öldürdü ve öldürüldü. Bu ruhun yaşadığı kırılma; yazdığı sözcükler de gerçeklik düzlemini yitirmiş, bilinçdışı unsurlar tarafından ele geçirilmiş, gölgesindeki narsis psişenin egemenliği altına sığınarak yaşama motivasyonunu gösteriyor. Bu çocuk kendi ismi İsa adını kullanmamış ve kendini dijital uzamda Konata adıyla isimlendirmişti. Düşünürsek orijinal ismi eski dünyada bir Mesih ve de peygamberin adıydı ama yeni gerçeklikte bu kavram setlerinin gücü boşa düşüyor. Ama Konata’ya dönüşen Aras İsa’dan kalan sözler bize “tanrı sevgidir” diyen Mesih’i değil, büyük Tapınak Kapısı’na dayanıp, kızgınlıkla “ben kılıç olarak geldim” diyen Nasıralı İsa’nın sözlerinin hiddetini anımsatıyor. Yani hem kahraman hem de kurban, hem kurtarıcı hem de yıkıcı olanın çelişkisini.
İsmin ve onun sembolize edildiği, ona tahsis edilmiş toplumsal öznenin reddi girişimi, 68 yenilgisi sonrası silaha sarılan Alman Red Army Faction (RAF) üyelerinin örgüte kabul seremonisi dâhilinde, ilk olarak nüfus kâğıtlarını yakması ve yeni adlar seçmeleriyle benzeşiyor. İlk önce eski toplumla olan bağını kesmek, onun ardından ona karşı harbe girişmek. Aynı zamanda hem kurban hem de olan suçlu olan ruh; RAF’ın kurucu ekibinde olduğu gibi yoksul, terk edilmiş, mülksüz ve suçla iç içe bir ortamlarda büyümemişti. Tam tersine babası polis teşkilatında yönetici, annesi öğretmen olan bir orta sınıf ailenin çocuğuydu. Politik radikalizmin bitişi ardından, neoliberalizmin av sahasına dönen toplumlarda genç kuşakların öfkesi önce Amerika’da, ardından küresel boyutta bireysel şiddet eylemlerine dönüşür. Bir manifestodan ya da geleceğe dair umutlardan ırak bu yeni şiddet mevsiminin en belirgin eyleme geçme biçimini ise okul saldırıları oluşturur. Ütopyasız öfke aynı zamanda hakikatin toptan yitiminin başlangıç noktasını işaret eder.
Artık kurgu ile gerçek, hayal ile yaşam, şaka ile hakikat arasında denge yok olmaya yüz tutmuştur. İsa Aras’ın parçası olduğu üç kişilik ilişkinin paydaşı olan kız çocuk, yaşanan durumu şöyle özetliyor: “Aras (Konata), sürekli ‘Okul saldırısı yapacağım, ha ha’ derdi. Biz de ‘Arkadaşlar gülümseyin, yakında bir belgeselde olacağız’ gibi şakalar yapardık.” Ne yazık bu şaka gerçek oldu. Ortada ölen öğretmeni, sınıf arkadaşları ve İsa Aras’ın ortada kalan naaşıyla. Burada derdim kimseyi yargılamak, suçlamak değil, ayrıca hissettiğim psişik durumlar hakkındaki yorumlar, sadece beni bağlar. Bir uzman ya da doktor da değilim; sadece bir insan olarak durumu kavrama derdindeyim. Fail anlaşılmamış bir otistik mi, Asperger mi, psikotik mi, tanı koyamam. Ki hakikat her zaman tüm bu tıbbi tanıları aşan toplumsal kodlar arasında gizlidir. Kitabımızın ilk pasajında dediğimiz gibi, döngüsel denemelerimizin amacı yanıt sunmak değil, gerçek düzlemleri aramak ve doğru sorular sormak.
Fransız Devrimi ile birlikte yaptığımız evrensel yasalar, toplumsal sözleşmeler, ahlaki normlar artık çalışmıyor. İnsan gerçekliğini, Bacon’dan Darwin’e zemini atılan ve 20. yüzyılda tamamen hesaplanabilir bir biyolojik gerçeklik olarak tanımlayan ve ona bağlı insanın ruhsal tedavisini salt “beyindeki kimyasal oranların artışı ya da düşüşü” olarak ele alan psikiyatrik normlar da artık çalışmıyor. The Lancet dergisinde yayınlanan güncel bir araştırma 1990 yılında yaklaşık 599 milyon olan psikolojik rahatsızlık yaşayan insan sayısının, 2023’te 1 milyar 170 milyona yükseldiğini ortaya koydu. Yani dijital hayatın kısa tarihi içinde ruhsal sorunlar yüzde 95,5 artış gösterdi. Yani bu delilik dalgası bazı kuşaklara özel değildir; kitlesel ve küresel boyutta yaşanan bir aklın yitimidir.
Peki ne yapacağız?
1950’li yıllarda, yani yaratılan bu refah toplumu ütopyası ve ona karşı gençlik isyanlarının başlangıç döneminde, Herbert Marcuse ve Jung, iki ayrı bakışla çağın tanık olduğu büyük sorunlarının temelinin ciddi ruhsal fenomenlerde yattığını ifşa ettiler. Bu fenomenler aslında hiç çözülmedi, tersine hep katlanarak da süregeldi. Sadece devam ettiği kabul görmüş gerçeklik ve onun refah, toplumsal huzur ve küresel barış görünümü altında gizlendi ve bastırıldı. Fakat varoluşun kanunudur, bastırılan her hakikat zuhur eder, hem de hiç istenmeyecek şekillerde. Kâinatla, doğa/gezegenle, insanlıkla ayrıştırılmış ve rasyonel zihinsel sabitlere sıkıştırılmış insan psişesi mutlaka errör verecektir, verir.
2026 yılında, artık okulun disiplin ve eğitim misyonu da (Foucault’nun üzerinde çalıştığı), 20. yüzyıl psikoloji dalının aileye biçtiği pedagojik rol de iflas etmiştir. Sürecin doğal sonucu okulun, ailenin ya da toplumun değil, internetin büyüttüğü yeni nesiller oluyor. Bunun yanında yardıma gelmesi umulan diğer temel unsur yani “kutsal aile” çoktan çökmüştür. İnsanlar artık varoluşun yalnız tabiatıyla baş edemez ve de aynı zamanda birlikte yaşam kurmanın sorumluluklarını da alamaz garip bir yerdedir, hâldedir. Sanki onlar (bizler) boşanmak için evlenir hâle gelmişizdir.
Peki ne yapacağız?
Benim bu konuda iki başlangıç önerim var.
Bu realite içinde; artık çocukluktan bozuk psikolojileri sürekli ciddi hasar almış, birçok bağımlılığa sahip, birey olamamış, hâlâ ergen gibi yaşayan insanların evlilik için belli özel kriterleri taşıması ve bu şartlara tabi olması beklenmelidir. 18 yaşını geçen ve vatandaş olan herkes evlenemez, madem aile her şeyin başı olan kök toplumsal yapı; o vakit özenle kurulmalıdır. Daha da önemlisi, çocuk yapmanın herkese dağıtılan bir hak değil; belli özelliklerle kazanılabilecek bir şans olması gereklidir. Çocuk yapmak isteyen ailelerin ciddi sınavlardan geçmesi ve belli etik, psikolojik ve insani yükümlülükleri taşıdıklarının ispatına bağlı olması da artık bir olarak şart gözüküyor. Sadece ekonomik değil; kültürel, moral, tinsel ve etik anlamda “bu dünyaya bir yeni doğan” getirmenin belli şartları ve sınavları olmak zorundadır. Tabii böyle bir sorumluluk paketinin bireysel özgürlük mitinin hâkim olduğu çokuluslu kapitalist sistemde hayata geçmesi imkânsızdır. Bu yenilikçi ve insancıl öneriler ilk elden Kuzey Kore ya da Çin’e dönüşmek özlemi olarak bertaraf edilecektir.
İnternetin icadının insan türünü, yazının bulunmasından daha çok etkilediğini henüz fark edemedik. Bu yüzden eski usul olağan şüpheli arayışımız; bu sürekli değişen, karmaşıklaşan, güncelleme alan, iç içe geçen, tersinen “yeni dünyanın mantığını” anlayamamaktadır. Ortada bu krizle baş edebilmek için anlaşılacak tek tek sebepler ve onları çözecek tek tek sonuçlar yok. Bizler, Z Kuşağı’nı anlayamadık derken (ki öz yıkım ve depresyon kuşağıydı), şimdi sanal dışında bir dünyanın yokluğu ile büyümekte olan Alfa Kuşağı geldi. Gerçek nihilizmin çağı yeni başlıyor.
Yakın gelecekte ise Z Kuşağı’nın büyüttüğü ilk çocuklarla, dünün işlevli ve konforlu teorilerinin çok büyük çoğunluğunun işe yaramadığını ömrümüz yettikçe göreceğiz. Bütünsel bir hayatı tek boyutlu yaşadık, yaşattık. Her sıkıştığımızda; eğitim sistemi reformu, eksik kalan polisiye tedbirlerin arttırılması ya da suçu, rap müzikte, mafya dizilerinde, video oyunlarında bulma; yok incel, yok poligamik, yok queer diye yaratılmaya çalışan yeni şeytani biçimlerde arar hâle geldik.
Hayat aslında hiç normal ve adil olmadı, insan da sağlıklı.
Hayatı tek kanallı bir şeye indirgemek, monomani ya da sabit fikre sığmadığı artık dijital dünya da saklamıyor. Ve onunla büyüyen çocuklar da çok kanallı linkler ile düşünüp öyle yaşıyor. Eğer topluluk bunu kavrayıp yanıt vermezse daha çok felaket bizleri bekliyor.
Peki buraya nereden geldik?
Sıkıntı şuradadır, burjuvazi kendi devrimi ve ona mukabil kendi sistemini kurarken kendi normal tanımını yapmıştır. Bu normal tanımına uyanlar işinde-gücünde olan, vergi ödeyen, çocuk yapan ve huzurlu bir emeklilik hayal edenlerdir. Fakat hiçbir toplumsal düzen bu sınırda kalmaz, o yüzden kapatma aygıtları keşfedilmiştir. Modern hapishane, akıl hastanesi ve benzerlerinin doğuşu.
Küresellik, Doğu Bloğu’nun çöküşü, internet ve iletişim devrimiyle; yeni ve tam açıklayamadığımız bir şey başladı. Pandemi’ye kadar normal hayat “hâlâ” sürüyor simülasyonu ile idare ettik. Fakat Covid-19 pandemisinden sonra gerçeklikteki deliğin kapanmaz hâle geldiği ifşa oldu; artık yeni normaller var. İnsanlar neoliberalizmin sınırsız özgürlük vaadinin harbi olduğunu, Alfa Kuşağı’nda ilk defa anladılar. Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler: Bırakın bir günde zengin olsun, bırakın mutant’a dönüşsün, bırakın canının çektiğini öldürsün, bırakın canının çektiğini linç etsin, bırakın sadece kafası güzel olsun, bırakın enerjiye, şeytana ya da bir odun parçasına tapsın—bırakın.
Uçuş serbest.
Burada özetlediğimiz sorun asla kuşaklar ya da genç nesiller değildir, yaşanan sorun politiktir, fakat bu durum bugüne kadar gelen “tek kanal gerçekliğin” politik çerçevesi içerisine sığmaz. Politik olmak demek, önce kendini tanımak (beden, akıl, ruh ve üçünün ortak senkronu), ben’i tanıyan kişinin bizi -insanla, doğayla, cansız taş parçası ile kurması demektir- yaşadığı gezegen ya da hayatla senkron içinde. Ondan sonra kendisinin ve dünyanın, kâinatın kadim döngüsünün parçası olduğu idrakine sıra gelir. Böyle Birlik tamamlanır. Bunun tamamlanmasıyla kişi; oluşların sürekliliği, bütünselliği, kaosu ve karşıtların birlik düzeninin farkındalığıyla eyler.
O artık politik olmaya ve onun pratiğine hazır, kurucu bir özneleşme sürecindedir. Henüz yüksek olmasa da yükselmeye hazır biridir. Ben’i, bizi, dünyayı, hayatı kavramadan yapılan siyaset tek kanaldır, kullanım tarihi de çoktan dolmuştur. Şimdi; diyagramlara yönelen füzyon düşünceler ve çoğulcu ontolojiler için bizlere yeniden tanımlamalar, içi dolu anlamlar ve yeni bir etik düzlem gerek. Bu sayede simülasyona karşın hakikate yönelebilir, bugünü olmasa da yarını bir nebze kurtarmak için sorumluluk alabiliriz.
Aperion!

(XVII) Nietzsche’den Sonra: Ne Senle Ne de Sensiz!
“Bundan böyle batan güneş altında sonsuza dek yalnızız.” G. Bataille, İç Deney
Sürrealist terminolojide “olası randevular” diye bir kavram var. André Breton’un Çılgın Aşk kitabında Hegel‘e ait “zorunluluğun rastlantı formunda tezahür etmesi” ve Engels’in evrim kuramı üstünden yaptığı “rastlantının aslında gizli bir zorunluluk olduğu” fikirlerini birleştirerek oluşturduğu “nesnel rastlantı” kuramından gelişen bir öneri. Bu bakış açısından gerçekleşmiş randevu örneği olarak yolu sürrealistlerle kesişmiş özgürlükçü Marksist Henri Lefebvre’nin daha geç avangart’lar olarak Cobra Hareketi ya da Sitüasyonist Enternasyonal’i tetiklemesini ya da modern antropolojinin gelişiminde sürrealistlerin rolünü örnek gösterebiliriz.
Tabii gerçekleşenler kadar gerçekleşmeyen sürrealist olası randevular var. Misal Eros’un özgürlüğünü merkeze alan Bretoncu sürrealizm ile Wilhelm Reich’ın yollarının kesişmemiş olması gibi. Keza insan yavrusunun doğal hâlinin kozmik bir enerji ve bütünlük taşıdığını kuramının merkezine alan Reich ve Jung’un da yollarının hiç kesişmemesi gibi. Keza vecd hâlleri üzerine İç Deney kitabı üzerine yıllarca çalışmış Bataille’ın yolları da Jung ile kesişmemiştir. Bataille bir çeşit anti-Bretoncu “undercover sürrealizmin” öncüsü olmuştur. Breton gibi Freud ile ilişki kurmamışsa da gençliğinde sürrealist dergilerde yazan, mezuniyet tezi paranoya başlığında Dali ile görüşen Lacan ile temasta olmuştur (olmak durumunda kalmıştır).
Kuşkusuz Yahudi geleneğinde aforoz, Hristiyanlıktakinden daha vehim bir tavra tekabül eder. Misal Spinoza’nın lanetlenerek aforoz edilmesinden tam 400 yıl sonra bazı Yahudi aydınların onun için yaptığı itiraz reddedilmiş ve hükmün bâkiliği tekrar onaylanmıştır. Kendisinin dini inancı olmasa da Freud, Yahudi topluluğu içinde büyümüş bir bireydi; bu açıdan bu kültüre ait bazı normların bilinçaltına işlediğini düşünebiliriz. Freud’un aldığı ilk büyük aforoz kararı, metafizik bir bilinçdışı kuramına saptığını düşündüğü Jung’a karşı olmuştur. Ardından teker teker tüm parlak talebeleri Adler, Rank, Ferenczi, Reich’ın aforoz süreçleri gelmiştir. Kendi keşfinden yani psikanalizden sapanlara karşı onun güttüğü dışlama, yok sayma ve hor görme tavrı bugün bile psikanaliz çevresinde sürdürülmektedir.
André Breton, sürrealist hareketi başından itibaren tamamen Hristiyanlık karşıtı bir hareket olarak konumlandırmıştır. Fakat burada ilginç olan, tıpkı onun da Freud gibi, dinsel bir tavır olan aforoz yöntemine “hareketin saflığını koruma” gerekçesiyle sıkça başvurmuş olmasıdır. Sürrealizm sadece Hristiyanlığa değil, zaman içinde onun da içinde kök salan akılcılığa ve her türden gerçekçiliğe karşıdır. Bu yüzden Breton’un ilk gerçeküstücü manifestosu çocuklar, deliler ve şairlere övgü ile açılır; daha sonra medyumların otomatizmi ve Freud’un rüya yorumları gerçeküstücülüğe ön hazırlık olarak öne sürülür.
Breton’un katı Freudçu yaklaşımı aslında eşzamanlılık fenomeninin bir unsuru olarak zuhur eden nesnel rastlantı ve olası randevular başlıkları ile Jung düşüncesi arasında bağ kurmasına izin vermez. Fakat tamamen farklı motivasyonlarla, o da akılcılığa ve Hristiyan düşüncesine karşı olarak Jung ile aynı tarihsel kaynaklara yönelir: Simya, animist inançlar, Herakleitos, Nietzsche, Schopenhauer, Romantik Akım, hermetik düşünce, gnostizm gibi.
Breton’un Jung’tan farklı olarak, zıtlıkların birlik hâli değil karşıtlığı üzerinden düşünce dünyasını kurguladığı için okült, ateizm, kötülük ve şeytan figürünü olumlayan bir bakış açısı geliştirmiştir. Fransız yazınında gotik edebiyat ve Marki de Sade ile başlayan Baudelaire ve Lautréamont ile devam eden kara yazın geleneğini gerçeküstücülükle birleştirmiştir.
“Ey sürgünler prensi, haksızlığa uğrayan
Yenildiğinde bile güçlü, doğrulup kalkan
Sen, ey şeytan bu uzun sefaletime acı.”
(Çeviri Erdoğan Alkan)
Baudelaire’nin Kötülük Çiçekleri kitabında yer alan Şeytana Övgü şiiri Lucifer’ı şairin tesellisi ve kurtarıcısı olarak konumlandırır. Keza isyankâr ve düşkün melek olarak Lucifer, bir çeşit okült Promete sembolizminin çeşitliliğini yansıtır (cehennem ateşi, sabah yıldızı, demon, Satana, Mephistopheles, beast, yılan, 666, evil, sineklerin tanrısı, Azazel, Diablo… Kuşkusuz Katolik doğması bu literatürün gelişmesinde özel rol almıştır). Gizemli dahi Lautréamont ise, Maldoror Şarkıları adlı destansı yapıtında “kötülüğün kaynağı Tanrı’dır” der ve ona karşı olarak kendini kararlı bir biçimde kötülük mesleğine adar. Bu kötülük tonu ve tanrısallığa isyan başta Breton olmak üzere sürrealist yazın ve sanatta etkisi hep güçlüdür. Öyle ki 2026 yılında Filistin ve İran’da süren yıkım saldırılarına tepki için imzaya açılan bir metne, Mısır’da aktif olan küçük bir sürrealist grup “yerel dine karşı olmak” adına karşı çıkmıştır. Yani bu duyarlılık neredeyse özde fundamentalist olan, Siyonist-Evangelist kampın saldırılarını meşrulaştıracak bir tutuma girmiştir; ki uluslararası sürrealist hareketin çoğunluğu bu konuda onlara karşıt ve net bir politik tavra sahipken.
Bu yaklaşımlar sadece bazı sürrealist çevrelere ait değildir, Fransız Devrimi’nden beri gelişen cumhuriyetçi, laik, aydınlanmacı, ateist, komünist birçok eğilim konu tin, inanç dünyası ya da Tanrı fikrine gelince nesnel bakış açısını yitirmektedir. Yeryüzünde kurumsal dinlerin ve onların uygulayıcı mekanizmalarının işlediği tüm günahları Tanrı kavramına, metafizik yaklaşıma, tinselliğe ihale etmeyi seçen ve bunu seven bir maddecilik çeşidi söz konusudur. Bu mantığa göre akıl ya da bilinç ötesi bir ruh kavramından kesinlikle söz edilemez.
Oysa bu konu; idealistler ve materyalistler şeklinde iki kampa indirgenemeyecek kadar karışık ve felsefe literatürü açısından da ontolojik önemdedir. Kant felsefesi; evrensel aklı tanımlama, her şeyi akılcılaştırma düşüncesiyle yola çıkıp, akıl dışı kategorisine ulaşır (oysa evrensel ve sabit bir gerçeklik yoktur). Tam tersi yolda; kendini inancına adamış Aquinaslı Thomas’ın Tanrı’nın akıl yoluyla kavranacağını ispat etme çabası pozitivizmin yolunu açar. Henri Bergson düşüncesi ise metafiziği içkin kılmaya çalışmış, sezgiyi bilimsel bir temele oturtmaya girişmiştir. Freud tam bir rasyonalist olarak bilinçdışını, rüyaları, vecd hâllerini akılcılaştırmaya soyunmuştur. Bu konumun en uç örneği ise Sovyetler Birliği yönetiminin, idealist “burjuva bilime” karşı “materyalist sınıf bilimi” icat etme girişimidir. Bu çaba sadece Sovyet deneyimiyle sınırlı değildir, genel olarak bilim dünyası da metafizik alanına düşmemek, fizik alanında kalmak konusunda ısrarcı olmuştur; bu yüzden bilim insanının metafizik ile kurduğu ilişki Spinoza’nın matematiksel Töz ispatını geçmeme üzerine kurulmuştur.
Heidegger’e göre, bilim varlık üzerine konuşurken, “hiçlik” hakkında hiçbir şey bilmek istememektedir. Fizikçi yazar Gediz Akdeniz’in ifadesiyle “kaos çok önceden bilinen bir kelime ama bilim literatürüne çok geç girmiştir, çünkü bilim konjonktürünün dışında tutulmuştur… Bu, pozitivist anlayışta kenara itilmiş, akılcılıktan uzak tutulmuş bir konudur”. Bu yüzden “kaos” kelimesinin bir bilimsel makalede ilk defa kullanılması 1975’te olur. Tanrı zar atmaz diyen Einstein’ın başlattığı devrim ve kuantum fiziği ile devam eden çalışmaların ele aldığı çoğu başlık “akılcılık” bariyerlerini aşa aşa ilerlemek zorunda kalmıştır. Oysa aklın sınırlarını belirleyen şey, o yaşanılan zamanın kabul ettiği gerçeklik mantalitesinden başka bir şey değildir. Bilim tarihinin kendisi de sürekli “hâkim akla” karşı o dönem irrasyonel olduğu iddia edilen alana sızarak ilerlemiştir. Bilim felsefecisi Feyerabend bu durumu “akla sık sık karşı gelmeden bilim olmaz” diyerek özetler.
Sürrealizmin aforoz uygulamalarına geri dönersek, Breton’un hedef tahtasına koyduğu isimlerden en önde geleni, Documents Dergisi çevresinde bir çeşit alternatif sürrealizmi organize eden Bataille’dı. Her ikisi de Nietzsche’nin düşünsel çıkışını önemser, fakat Breton burada Hristiyanlığa karşı güçlü ve özgürlükçü bir başkaldırı görürken, Bataille’ın bakış açısı oldukça farklıdır.
Kuşkusuz, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çıkışıyla Hristiyanlığın yüzyıllarca bastırdığı pagan düşüncenin intikamı gerçekleştirilir. Kurumsal dinî yapının, İznik Konsili ile başlayan gnostik, heretik, pagan her inanca karşı yasak, zorla din değiştirme, sürgün gibi yöntemlerle, 1500 yılı aşkın bir süre devam eden cadı avının da başarısızlığının ilanıdır. Bastırılan pagan çoktan geri dönmüştür ve Rönesans düşüncesi bunun açık ifşasıdır. Fakat garip şekilde Yuhanna İncili’nin “başlangıçta logos vardı” sözü ile modernin kuruluş ve gelişim sürecinde akla biçilen rol, bir biçimde üst üste binmektedir. Keza İsa’ya biçilen “Tanrı’nın oğlu” ve bundan dolayı “Tanrı” misyonu (insanın tanrılaşma yolu), insanı her şeyin merkezine koyan Rönesans anlayışının da başlangıç noktasıdır. Bu açıdan Nietzsche’nin çıkışı bir kopuş mu yoksa bir döngüsel tamamlanma mı, üzerine kafa patlatmak gerekebilir.
Onun; Deccal ve Zerdüşt figürlerine verdiği misyon ile Hristiyanlığın bir din olarak değilse de yaşayan bir tin olarak ölümü resmileşir. Fakat Nietzsche’nin kendi öz yaşam öyküsü, modern çağın sosyo-kültürel ve ekonomik gerçekliğinde, Tanrı kadar paganın coşkun var oluşuna da yer olmadığının göstergesi olur. Putperestin şenliği değil kurban ayini modern çağın karanlık bilinçdışı mağaralarından yüzeye çıkar. Pagan, Zerdüşt ya da Dionysos olarak değil, Germen bilinçdışında gömülü kanlı tanrı Wotan olarak zuhur eder. Zerdüşt’ten sonra da sancılı uyarılar bitmez; onun ardından kişilik bölünmesinin ıstırabıyla cebelleşen Dostoyevski kahramanları ve bir böceğe dönüşen Kafka karakterleri gelir.
Bataille ise Nietzsche’nin “Tanrı öldü” beyanını bir özgürleşme manifestosu olarak değil, dehşet verici bir boşluğun ilanı olarak görür. Ona göre “Tanrı’nın ölümü” evrendeki otorite ve anlam merkezinin yok olmasıdır. Bataille buna karşı Ateoloji kavramını ortaya atar; kutsallık artık dinsel olan da değil, paganın kurban, erotizm, sınır deneyimi pratikleriyle devam etmelidir. Bataille psikolojinin temel bir yasasını uygular, “ortadan kaldırdığın şey yerine bir ikame koy”. Bataille’ın önerdiği iç deney aslında bir çeşit mistik deneyimdir. Zihni susturma, ben’i ortadan kaldırma, hiçlik ile kucaklaşma için yaşanan vecd hâlleri yeni kutsaldır. Bir bakıma bu çaba, kilisenin dini her insanın kalbinde deneyimlenen Tanrı fikrinden koparıp, kilise toplu ibadet ritüellerine indirgemesine karşı bir duruş; belki de gerçek inanç deneyimine sapkınca bir geri dönüştür. Orta Çağ sonlarında yaşamış ve kilisenin hedefi olmuş mistik Meister Eckhart’ın geliştirdiği apofatik teolojisi (olumsuzlama teolojisi) hiçlik ile kavuşma eylemini merkeze alır. “Tanrı’dan beni Tanrı’dan kurtarmasını diliyorum” der Eckhart. Simgesel dildeki Tanrı’yla (Gott); aklın, iyinin ve kötünün ötesindeki Tanrısallığı (Gottheit) birbirinden ayırarak. Ona göre gündelik zihni boşaltmak bir yokluk değil, bütünsel bir doluluğa açılan kapıdır.
Bataille da İç Deney kitabında kendi vecd hâllerinin dökümünü yaparken, 14. yüzyıl başlarında yaşamış Azize Angela de Foligno’nun yaşadığı mistik deneyimlerden etkilenir ve onun yazdığı Deneyin Kitabı’ndan örnekler verir. Bataille’a göre Foligno’nun anlattığı deneyim o kadar güçlüdür ki, eğer o “Tanrı’yı gördüğünü söylüyorsa, görmüştür” diye yorumlar. Ardında yaşadığı travmalar; annesi, eşi ve çocuklarının ölümü karşısında büyük bir ruhsal krize giren Azize; mutlak boşlukta, zihnin ve tüm kavramların ötesinde Tanrı’yı deneyimler. Büyük bir acı, parçalanma, benliğin hiçe indirgenmesi yaşadığı büyük aşkın en belirgin semptomlarıdır.
Bataille yazın hayatına, bir Katolik rahip olma düşüncesinden vazgeçip, Hristiyanlığa bir saldırı olarak okunabilecek Gözün Öyküsü romanını yazarak adım atmıştır. Marki de Sade, Koveje, Nietzsche üzerinden okumalarıyla bir materyalist olsa da öznel yaşamında yaşadığı deneyimler ya da “iç deneyler” ile kutsallık düşüncesinden kopamamıştır. Ona göre “çileye karşı benim ilkem, en uç noktanın yoklukla değil; aşırılıkla elde edilebileceğidir… Çile, diğer bir parçasını kurtarmak üzere kendisinden kaybettiği bir parçanın kurban edilmesidir.” Gerçekten kaybolmak isteniyorsa paganın Baküs’çü şenlik deviniminden yola çıkılmalı; kurtuluş için kendini sakatlamalı, bunun için uyuşturucu, alkol, orji, şiddet ve kurban ritüellerini göze almalıdır. Yani insan yeniden kurulacaksa Nietzsche’nin üst-insanı gibi bilgelik, sevinç, hafiflik ve dansın ötesinde karanlık bir diyara da iltica edilmelidir. “Tanrı kavrayışını, bizi bilinmezin (hiçbir şekilde yokluktan farkı olmayan bir var olmanın) daha karanlık kavrayışına götüren devinimde bir duraklama olarak görüyorum” (Bataille).
Kırmızı Kitap’ta Jung tanrıları insanların yarattığını söyler, bu manada “Tanrı’nın ölümünü” ilan etmek, insanın gitgide kısıtlanan ruhsal dünyasına bir çözüm getirmeyecektir. Jung yaşadığı deneyimde kendi tanrısını yaratım sürecini de Kırmızı Kitap’ta aktarır (Phases). Jung’a göre tek tanrının ölümü tekrar çok tanrının ortaya çıkmasına sebep olur. O yüzden gökyüzündeki yıldızlar kadar tanrı vardır der. Tabii insan kaldırdığı bir şey yerine başka şey koymadan, ikame etmeden duramaz. Bu yüzden oluşan boşluk 20. yüzyıl boyunca milyonlarca insanı kitleler hâlinde peşinden gezdiren diktatörler, rock yıldızları ya da sahte mesihlerle ikame edilmeye çalışılır; ama çözüm bulunamaz. Akıl, teknik, ilerleme ve tüketim merkezli uygarlık insanın ruh dünyasını aç bırakmıştı, şimdi ise sosyal ağ toplumu ruhun kalanını emiyor. O yüzden insanın biyolojik bir varlık olmak yanında tinsel bir varlık olduğunu kabul etmek, her ruhun kendine ait bir iç dünya dengesi kurma ihtiyacına ses vermek gerekir. Unutmayalım Jung’a göre “Tanrı fikri, Tanrı’nın bizzat varlığı sorunu ile hiç ilgisi olmayan, akıldışı nitelikte olan mutlaka gerekli bir psikolojik işlevdir.” Yani Tanrı’ya inansanız da inanmasanız da bilinçdışında sürekli aktif olan bir arketiptir.
Tanrı deneyiminin ve tinselliğin modern dünyadan kovulmasının asıl etkisi, şimdi 21. yüzyılda yaşanıyor. Genel doğruların, ahlak, ütopya, toplum sözleşmelerinin zeminin kaybolduğu günümüz dünyasında, her birey yaşadığı en büyük kriz anlam sorunsalıdır.
Ve acil çözüm beklemektedir.
(XVIII) Doğaya Dönüş Mümkün mü?
İnsan hayvanı, bedensel ve zihinsel olarak içgüdüyü aşan bir bilinç yapısı geliştirdiği anda doğadan kopmuştur. Doğa dışı yeni bir kategori yaratmış, dünyadaki yaşam üstünde bir anomali oluşturmuştur. İlk alet üretmeye başladığı iki buçuk milyon yıldan, dili geliştiği 100 ya da 70 bin yıl öncesine kadar süreç hâlâ bir kara deliktir. Ne Darwinci “doğal seleksiyon” ne de Chomskyci “birdenbire gerçekleşen bilişsel mutasyon” tezleri bu durumu gün ışığına çıkarmaktan uzaktır. Hatta bu tezlerin 2001: A Space Odyssey filminde, evrimin dünya dışı kozmik monolitin yardımı sayesinde gerçekleşen bir zihin mutasyonu olarak kurgulanmasından daha “bilimsel” olduğunu söylemek zordur. İddia çok, kanıt ise pek azdır. Etnobotanist Terence McKenna bu hipotez yarışını, atalarımızın tükettiği psilosibin mantar sayesinde bilincin ve dilin büyük bir sıçrama yaptığı hipoteziyle büyütür. İnsan evrimi kafayı güzelleştirerek gerçekleşmiştir. Neden olmasın 😊
El-zihin ilişkisi, alet (silah), hile (tuzak ve ateş) keşifleriyle insansı, hayvan kategorisinin dışına çıkmış, yaşamın anomalisi olmuştur. Hâlâ ilkeldir ama hayvan değildir; sadece içgüdü ve akıl arasında bir yarık içinde bocalayan bir türdür. Doğaya dönemez, çünkü artık “o” doğa yoktur; insansının gözünü açtığı doğa müdahaleye maruz kalmış, dönüşme süreci başlamıştır. Bozulmaz doğa bilinçdışının mağaralarına geri çekilmiştir. İnsanın ayak bastığı her yer (eğer insan o an yok olmadıysa) doğallığını yitirmiştir. Bu yüzden ‘doğal’ dediğimiz şeyin kendisi bile E. Cassirer’in tarifiyle ancak kültürün içinden tanımlanabilir.
Elbet bu konu bu kısa denemede özetlenemeyecek kadar geniş; başlı başına bir araştırma başlığı olsa da yaşanan güncel gelişmeler böyle bir girişi mecbur kılıyor. Günümüzde yeniden doğaya dönüş bir fenomen hâline gelmeye başlamıştır. İnternet devrimi ile başlayıp bugün YZ ve onunla gelişen robotik teknolojinin evrimi, insan türüne biyolojik bedensel varlığıyla kadar bilinç ve de ruh fenomenlerini de yeniden tartışmaya açma mecburiyeti yaratır. Bu tartışmanın özünde uygarlığın ne olduğu, yani doğa ile kültür gerilimi olmak zorundadır. Fakat 21. yüzyılın iyi eğitimli, üst ve orta sınıf insanları bu tartışmaları yeniden başlatmak yerine, ekolojik yaşam dediği ideale yani doğaya dönmeye çalışmaktadır. Toplumsal gelişim denen şey, artık tersine dönmüş köyün kente sızması dışında, elit kentlinin köye geçiş süreci de başlamıştır.
Uygarlıktan kaçmak istiyoruz ama nereye?
Bu bir fantastik hikâye gibidir. Biz cennetten kovulup başka yere düşmedik, biz gözümüzü açtığımız cenneti kabusa çeviren bir türüz (aynı zamanda onu anlamaya çalışan ve anlamlar kuran). Ama her sıkıştığımızda oyun bozanlık ediyor, geriye döneceğimiz güvenli bir Ana arıyoruz. Fransız Devrimi öncesinin kargaşa toplumunda J. J. Rousseau, Sanayi Devrimi’nin karanlığında William Morris ve Ruskin, 1960’ların Soğuk Savaş dünyasında Hippy hareketi hep doğaya kaçmayı hayal ettiler.
Yani, önce dünyamızı mahvediyor ve ondan kaçacak saf ve primitif doğayı arayıp duruyoruz. Tabii bu zaafımızın felsefi kökenleri var, Aristo insanı “düşünen hayvan” ilan etmişti. Fakat bu düşünce biçimi kökten bir yanılsamadır. Aya gemi gönderen hayvan, ozon tabakasını delen bir hayvan olamaz. Eğer insan bir tür hayvan ise, doğal bir hayvan değil; Doktor Moreau’nun Adası ya da Victor Frankenstein’in laboratuvarında türetilmiş bir hayvandır. Bu yüzden naif hayvan yaşamlarının çok ötesinde bir kıyıcılığa, yıkıcılığa ve sömürgeciliğe de sahip olmuştur.
Tüm küreyi sarmış fiber optik ağlar, baz istasyonları, radarlar, uydular, optik tarayıcılar, ordular, sınırlar vardır. Buna rağmen modern insan sadece teknolojiyi terk etmeyi deneyebilir. Ama bu durumda bile yine 70 bin yılın geliştirdiği insan aklı, çok daha da eski el becerisi hâlâ devrede olacaktır. Doğal sandığı ya da yaban addettiği yere geri çekilebilir; orayı da “ilkel aklıyla” yeniden yok etmek için (acaba bu “spritüal arınma kamp” alanında Wi-Fi çeken neresi var?). Bu özetlemeye çalıştığımız nedenler yüzünden yeniden primitif bir ideale dönüş, şimdi ya da gelecekte var olamaz. Başka türlüsü için insanın dili unutması ve yeniden kurmaması, beynini “Homo sapiens sapiens” öncesi beyne geriletecek bir operasyon geçirmesi gerekir. Yeniden avcı-toplayıcı olması, en fazla 20 kişilik gruplar şeklinde yaşaması gerekir (dikkat edin, airfryer teknolojisi, Dünya Kupası maçı ya da Tinder uygulaması yok). Buna ben, bir bilimkurgu öyküsü bile diyemiyorum; çünkü her ne kadar zihinsel serbest uçuş özgürlüğü olsa da bilimkurgu her zaman bilişsel ve toplumsal bir zemin üzerinde yükselir. İşte bu yüzden doğaya dönüş fikirleri çılgınca bir fantastik öykü yazma girişimidir.
Oysa şimdi; 21. yüzyılın anlam sorunsalı ile boğuşan, tinsel kapasitesini sosyal medyaya emdirmiş, tüm ütopyalarını yitirmiş insan türü anlamakta güçlük çektiği kuantum teorileri, enerji felsefesi, teozofi saçmalıklarıyla iç içe geçmiş orta sınıf aklı; yeni new age dinleriyle doğaya, doğal olana dönme provaları yapıyor. Büyük şehirleri terk edip güney sahillerinde yoga kampları, kakao ritüelleri, frekans temizleme atölyelerine katılıyor. Para ile satın alınabileceği bir akvaryum doğa ve doğallık içinde.
En ağır gerçekte ise, en doğal, primitif, çevreci insan intiharını gerçekleştiren insandır. Çünkü insan doğanın ve doğalın seri katilidir. İnsan türü eğer yaşamda kalmak istiyorsa, yaşam tarzını değil; düşünce ve değer sistemlerini yeniden inşa etmelidir. Yoksa bulabileceği; Tao Te Ching’in yüzyıllar önce ışıldayan dizelerinden daha doğal insan oluş yok. Para ile doğal yaşam simülasyonları kurmak mümkünse de bu burjuva bohem davranışların kaderi de hippy kuşağının doğal yaşama dönme çabasını geçemeyecektir. Eğer gerçekten yeniden doğal olana yani bir hayvan olana dönüşmek isteniyorsa, endüstriyel topluma karşı manifestosal eylemlere imza atmış Ted Kaczynski’nin altını çizdiği gibi sınav çekmeye başlayın. Ama bu yaban yaşam kılavuzu, toplumsal değil bireysel çözümler sunar, hayatta kalmanın kurallarıyla.
Sonuç olarak; doğaya dönüş hikayelerinde yeni bir yaşam tarzı ya da imajı bulma çabası kifayetsizdir. İnsan türünün, gezegendeki devamı ve gelecekteki kurtuluş umudu için çok daha köklü sorgulamaya girmesi gerekir. Yeni bir bilinç için, yeni bir tin gerek. İnsanın bırakın doğayı, kâinatın bir parçası olduğunu yeniden anımsamak ve öyle yaşamak. Bu kadim bilgi her atomumuzda saklı. Dil/ideoloji, toplumsal organizasyon, mülkiyet ve teknoloji masum değildir, doğal değildir; ki hiç öyle olmadı.
Eğer erdem aranıyorsa, talebesi Konfüçyüs’a, Lao Tzu’nun tavsiyesi hâlâ geçerlidir: Kaybol!
(XIV) Kişisel Gelişim Kilisesi
“Tek önemli olan sınır çizgisidir-anormal” DG/Bin Yayla
“cansız evin bahçesini terk edemedim
kendi ellerimle bu mezarı kazdım
ve bu çiçeksiz ölümle can verdim” Simon Vinkenoog/Kış
“Biz vahşice inançlıyız” George Bataille/Acaphel
Artık yaşam koçları, kişisel gelişim uzmanları, postmodern gurular, enerji uzmanları 21. yüzyıl insanının temel dertlerini, anlam ağrılarını, varoluş sancılarını, yaşamı boğan bağımlılıklarını 10 kurda çözecek formüller, reçeteler dağıtıyorlar. İnsan türünün iki buçuk milyon yıla dayanan dertlerini 5-6 ay içinde çözeceklerini söyleyerek (tabii ücreti dâhilinde). “Kendini gerçekleştirme” ideali, geç kapitalizmin yeni ve gözde sektörünü oluşturur. Önce üst sınıflarda “Ferrari’sini satan bilge” hikâyeleriyle başlayan, oradan yeniye meraklı orta sınıf içinde köklenen ve küresel pandemiyle birlikte bütün insanlığı hedef alan bir pazar hâline dönüştü. Bu eğilimle modern bireyin kimlik sorunu, spiritüel bir “sahte kimlik” inşası ile çözülmeye çalışılır. Böylece siyasi ya da mistik inançlardan uzaklaşmış modern bireyin hem “anlamlı bir yaşam” derdi çözülecek hem de yeni bir sektöre alan açılacaktır. Bu yüzden “kendini gerçekleştirme” söylemi altında birçok laik, yarı laik ya da irrasyonel paket satışa sunulur: Depresyonda mı kaçıyorsun – gel, madde bağımlılığından mı uzaklaşacaksın – gel, inancını mı yitirdin – gel. Telkin, zihin kontrolü, enerji temizliği, soy ağacı zinciri, niyet ekonomisi, olmadı hafta sonu çığlık kampı. Bu küresel ve çokuluslu kapitalizmin icat ettiği yeni din mecrasıdır.
Oysa insan tini “hâlâ” yanmaktadır. Anlamlar, erekler, inançlar, ütopyalar yok oldukça bu ateş sönmemiş, daha da harlamıştır. Düşünün, ilk doğa filozoflarından Stoacılara eski felsefe insanın tabiatla uyumlu, erdemli bir varoluşu; kaderini ve yaşamı sevme fikri üzerinden kurulmuştur. Bugünden baktığımızda Hermes ve Pisagor düşüncelerindeki aşkın bütüncül ve deneyim temelli mistik öz belirleyici olamamıştır. Bunun yerine gerçekliği kabulleniş, çatışmasızlık ve gelişim idealleri öne çıkar. Demokritos’ta tarihsel ilerlemecilik yaklaşımının, Parmenides’te “aklın hükümranlığı” fikrinin, Platon’da toplumsal hedef olarak ütopyanın, Stoacılıkta Katolik çileciliğinin köklerini buluruz. Buradaki tek uyumsuz öncü Herakleitos gibidir. Onun felsefesi kaos, düzensizlik, yıkımı da kapsayan bir evren anlayışına açılarak, insanın sırlarına yönelir. Bildiğimiz doğayı, kozmosun bilinmezliği ve insan ile beraber düşünmek gerekir. Çünkü sonsuz akış, değişim ve başkalaşımın felsefesi içinde karşıtlar birdir (doğa felsefesine insanın varoluşunun da dâhil edilmesi sürecinin başlangıcı). Uygarlık geliştikçe toplumlar kendi dinamiğiyle yıkıma evrildiğinden, Herakleitos’un bahsettiği yıkıcı ateş sürekli yanar. Ve buna karşı Platon’un Devlet’i ya da Konfüçyüs düşüncesi gibi erdemli yönetim arayışları ya da “ideal yaşam nedir” soruları da artar. Fakat savaş, kölelik, açgözlülük, sömürü, manipülasyon gibi dertler 3000 yıldır tekrar tekrar tartışılmakta ama çözüm bulunamamaktadır. Yani tüm teknik-bilimsel ilerlemeye rağmen onu işleyen insan aynıdır.
Uygarlığın gelişimi insan ile yaşadığı dünya arasındaki ilişkileri bozdukça, teknik gelişimlerin ve toplumsal yaşamın karmaşıklığı karşısında çok tanrılı inançlar kifayetsiz kaldı. İnsanın “insan gibi” yaşamaya devam etmesi için büyük mitlere değil, “kesin emirlere” ve “net yasaklara ihtiyacı var” fikri yaygınlık kazandı. Fakat burada bir parantez açmak gerekir; çünkü Eski Yunan’da tanrılar insan hayatını karmaşaya çeken, haşarı çocuklar gibidir. Filozof Epicurus insan aklıyla onları anlamaya çalışmanın, değer atfetmenin boşuna olduğunu söyler. İnsana düşen mümkün olduğunca ayık bir keyifle hayatını yaşamak ve tanrıları umursamamaktır. Çağlar içinde Ömer Hayyam gibi birçok bilge bu yolu izler. Artık hasat ritüelleri, yağmur duaları ve kurban törenleri ötesinde bir dünya vardır ve yeni dünyayı organize edecek, toplumu bir arada tutacak yeni inanç sistemleri doğar; Akadlar’dan Eski ve Yeni Ahit’e değin. Paganın kovulmasıyla, kurumsallaşan inançlar kalıcı olacakları araçlarda yaratmışlardır. Örneğin Katolik Kilisesi yüzyıllar boyunca kurulu düzenini devam ettirmiştir. Toplumsal yapı çözülüp, yeni sınıflar belirdiğinde Katolik inanç yanına yeni kapitalist hayatla bütünleşecek Protestanlık eklemlenmiştir. Fakat tek tanrı dinleri insan yaşamının merkezinde olma prensibindedir; sadece ahlaki normlarla yetinmez, topluluğun yönetiminden hukukun kurallarına değin gündelik hayatı organize etme arzusu da taşır. Bu manada antik dönem çok tanrıcılık yaklaşımıyla semavi dinlerin belirleyici olduğu dönem arasında ayrım nettir. Roma İmparatorluğu resmî olarak Hıristiyanlığa geçtiğinde bir din monarşisi kurulmuş olur. İnanç kurumsallaştıkça insan ruhu ile arasına mesafeler girer. Bu aşağıdan yükselen metafizik yaklaşıma karşı yukarıdan kurulan metafizik sistem arasındaki mutlak gerilimdir.
Bunun karşısında bir çeşit yer altı tepkisi olarak mistik ya da heterodoks kök bulunur. Gnostizm, Simya Felsefesi, Sufizm ve Tasavvuf, Hasidik Kabala, Hristiyan geleneği içinde Romalı Clement’ten Master Eckhart’a geniş bir gelenek. Bu köklerin hepsi “kalpte deneyimlenen tanrı” temelinde var olurlar. Kâhin rüyaları, vizyonlar, görüler bu inançların kişiselliği içinde gelişir. Yunus, Edibali, Bestami, Mevlâna, Bedreddin, Hallâc, Arabi ve tüm Anadolu derviş geleneği bu köklerden yeşermiştir. Kadim Hint düşüncesini revize eden Upanişad’lara damgasını vurmuş “Atman aslında Brahman’dır” düsturu da bu geleneğin içinde önemli bir yerdedir. Yani ezeli ve ebedi varoluşu temsil eden Brahman ile insan kalbindeki kozmik güç ya da tanrı olarak Atman; bir ve aynı şeydir görüşü. Çin düşüncesi ise Hint felsefesi gibi girift yapılara gerek duymaz, orada her şey Tao’dur. Yani rahiplerin, kast sistemlerinin, kiliselerin ve liderlerin ötesinde bir parçası kalpte/bedende deneyimlenen ve karşıtların birlik hâliyle evrene dağılmış olan bir kozmik denge vardır. İnsan kâinattan bağımsız değildir. İnsan dünyadaki canlı-cansız her şeyden kopuk değildir. İnsan insandan ayrı gayrı değildir.
Batı felsefesinde önce Bruno ve Spinoza, sonra Charles Fourier, 20. yüzyılda da sürrealist sanatçılar, Jung, Reich, Deleuze ve Guattari düşünceleri, seküler bir dünya mantalitesi içinde bu kozmik birlik idealini yoklamaya devam etmiştir. Deleuze ve Guattari, Bin Yayla adlı labirent kitaplarının “Bir Spinozacının Anıları-1” bölümünde şöyle derler: “Öyle ki, her birey sonsuz bir çokluktur ve Doğa’nın tamamı kusursuz bir biçimde bireyselleşmiş çoklukların bir çokluğudur”. İnsanın bu Birliği hissetmesi için zihni (beyni), kalbi (bedeni), ruhu (kozmik enerjisi) ile bir ve senkron olması kâfidir. Yoksa binlerce kursa gidilse, webinara, atölyeye katılsa, karmik temizliğe girişse, aile dizini kurcalasa, kum torbası dövse, perhiz yapsa, çivili yatağa yatsa, avazı çıktığı kadar haykırsa zehrinin içinde saklı ilacı bulamaz. İçsel dönüşüm eklemek, bilgi yüklemek, arttırmak, kalabalığa karışmak değil, tam tersine içindekini azaltmak, eksiltmek ve atmak bilinci ve eylemiyle gerçekleşir. Yanıt kalpte, yanıt sessizliktedir.
Kadim Pisagorcu gelenekte susmayı tercih; onu bilmek ve ona cesaret etmekten önce gelir. Bu yüzden Pisagorcu Okulun acemilere ve dışarıdan dinleyicilere beş yıl suskun kalmayı telkin ettiği söylenir. Çünkü idrak kapısının anahtarı suskunluk sanatında eriyerek pişer. Ancak bu sanatta ustalaşanlar gerçekten bilme ve konuşma deneyimini elde edebilirler. Anadolu tasavvufunda ise bu süreç daha da uzundur ve Taptuk Emre’nin “kırk yıl düzgün odun taşımak” sözüyle vücut bulur. Yine Anadolu Kızılbaş Alevi desturunda menzil “40 kapı ve 40 makama” açılan bir yoldur ve bu örnekleri çoğaltmak da mümkün.
Hakikat penceresinden baktığımızda, yeni moda spiritüeller ya da laik soslu new age dinleriyle insanın tinsellik evreni birbirlerinden ayrık ve tamamen zıt şeylerdir. Aydınlanma tütsü ile heybe ile uyarıcılar yardımıyla ya da salt bilgi edinerek kat edilebilecek bir menzil değildir. Gerçek aydınlanma sarsıcı ve hatta yıkıcıdır. İlk talebi sosyal maskelerin ve onları besleyen süperego ideallerinin yıkımıdır.
Modern dünya “kendini gerçekleştirme” söylemleriyle narsisizmi besledikçe, hakikat buna durdurulmaz biçimde nevroz ve aşağılık kompleksi yaratarak yanıt vermeye devam edecektir.
(XX) True Detective ya da Evrensel Kötülük Problemi
“Bence; insan bilinci, evrimin en acı hatasıdır. Kendimizin fazlasıyla farkına vardık. Doğa, kendisinin bir parçası olmayan ayrı bir suretini yarattı. Bizler doğa kanununa göre var olmaması gereken varlıklarız.” Rust Cole
“Başlangıçta; düşmeden önce, yaratılıştan önce
Orada bir ağaç vardı, bilgi ağacı
Sophia ısrar ederdi, bundan yemelisin
Bu; orijinal günah mı?
Hayır; hiç sanmıyorum.” Tori Amos/Original Sinsuality
İnsanlık tarihi korkunç tanıklıklar ile bugüne gelmişse de sokaktaki insanın hayatta kalma ya da normal bir yaşam sürme realitesi bu konuları unutma ya da sürekli gündeminde tutmama üzerine kurulur. Son aylarda birbiri ardına sızdırılan Epstein dosyaları ilk başta Stanley Kubrick’in önemli filmi Eyes Wide Shut‘u akla getirdi. Çünkü sanatsal kurgu korkunç olayları bilişselleştirmekte zihne kolaylıklar sağlar. Fakat dosyalar açıldıkça ortaya çıkan pedofili, kurban eylemi olarak cinayet gibi bulgular sonucu True Detective dizisinin ilk sezonu haklı olarak daha çok tartışılmaya başlandı. Kubrick’in filmi elit zenginlerin kamuoyundan gizli toplu seks ritüelleri üzerine kuruluydu, fakat True Detective çocuk ya da genç insanların kaçırılması, ayinlerle kurban edilmesi ve bu vahşetin toplum içinde yayılışını açıkça ortaya koyuyordu. Bu farkı Kubrick’in hikâyesini asla küçümsemeden ortaya koyuyorum çünkü filmi sadakat, burjuva evlilik işleyişi, aşk ve seks arasındaki gri tonlara da yoğunlaşıyordu.
Ayrıca True Detective ürkütücü bir gerçekliği işlerken aynı zamanda çok güçlü psikolojik profillerle bireyi ele alıyor ve büyük felsefi sorunlara da dalmaktan çekinmiyordu. Ben bu metnimde filmin (ki bence ayrık 8 bölümden çok yekpare bir bütün olduğu için) çatışma hâlindeki, zıt iki ana karakteri üzerinden ele almaya çalışacağım. Hikâyenin merkezine oturmuş zıt kutupluluk sadece karşılıklı iki birey arasında da değil, aynı zamanda kendi özleri ile kuşandıkları toplumsal maskeler, yani personalar arasındadır. Filmin iki ana karakteri Rust ve Marty’nin eski meslektaşları tarafından dinlendiği (sorgulandığı) uzun sekanslar boyunca kendi gözleri (ya da personaları) üzerinden anlattıkları ile araya giren kameraların gösterdiği gerçekte olanlar arasındaki söylem farkı bize bunu ele verir. Finaldeki büyük değişim (ya da tersinme olmadan) her ikisi de gündelik hayat dediğimiz oyunun içinde seçmiş oldukları Rust ve Marty kimliklerinin bütünlüğünü korumaya çalışırlar. Başa dönersek Rust ve Marty’nin dünyası kendi içinde iki karşıt kişiliğin yaşam içinde sınanmasıdır. Bu karşıtlığın alanı gündelik dünyadır. Fakat filmin konu aldığı asıl çelişki bu iki yaşam biçimi arasında değildir. Bu, bildiğimiz hayat ile Carcosa arasındadır.
Carcosa bu dünyadaki cehennemdir. Bu dünyanın gecesine saklanmış gündeliğin gölgesindeki cereyan eden bir iç dünyadır. Ne yazık, bu dünya içinde bu cehenneme karşılık gelecek Carcosa karşısında cennete dair bir uzam yoktur. İnsan türünün aptallığı ya da cehaletiyle kovulduğu söylenen cennet bu dünyaya sadece küçük an’lar olarak sızabilmektedir. Bu dünyanın koşuşturması, nasıl persona’lara (rasyonalist, nihilist ya da mistik) sahip olursak olalım zaman akışını hızlandırarak ya da neredeyse durdurarak yaşanan bu meleksi an’ların kıymetini örter. Kadim Hint düşüncesinde bu durumun karşılığı gündelik içinde hakikati örten örtü olarak Maya’dır. Kişinin yaşam içinde cenneti -ki bu mutluluk dediğimiz kısacık an’dır- hissetmesi için anın içinde ayık, bilinçli bir deneyim hâlinde olmasıdır. Bu detaya dikkat kesilenler, Walter Benjamin’in homojen ve boş zaman düşüncesine karşı kullandığı Jetztzeit kavramına ya da İbni Arabi’nin mevcudiyetin sürekli şimdide oluşu görüşlerine bakmalıdır.
Fakat gündelik ya da Maya böyle farkındalık ile yaşamaya izin vermez. Yeni ev eşyaları, futbol müsabakaları, terapi seansları, kredi ödemeleri vs. hangi kültürel segmentte ya da inançta olursak olalım herkesin yaşamını bir çeşit oto-pilota bağlar. Sayısız derecede rol modelleri vardır ve elbet hepimize uygun birini seçebiliriz, Rust gibi marjinal bir kişilik olsak bile. Kimileri “ben buna dâhilim” demenin konforunu sürer, kimileri de “buna dâhilim” dememenin yalnızlığını. Sonuçta Maya’nın asli unsuru karşıtlık yanılsamaları yaratmaktır. Evrendeki kozmik birlikten ya da yaşamın bütünselliğinden ne denli uzaklaşırsak Maya’nın efsunu o kadar güçlü olur.
O zaman idrak dediğimiz şey, çağın popüler #akıştayız mottosunun tam zıttı bir yerde bilinçli ‘Ben’in gündelik akışa zaman üzerinden müdahale etme otonomisinde yatar. Gündeliğin oto-pilotta yaşamına karşı otantik ve hakiki olmaya çalışan Ben’in otonomi çabası ve ısrarıdır; bu dünyada cenneti aramak. Doğal olarak meşakkatli çaba isteyen, yer yer acı yüklü bir deneyimdir. Çünkü sınıflı toplumsal yapının sürekli işleyen saat ritmine, her daim ilerleme ve gelişme düsturuna aykırı bir eylemdir an’da yaşamak. Modern insan gündelik içinde “akmaktan” anda kalmayı çok zor başarır, çoğunlukla kaçırır. Bunun sonucu depresyon, nevroz, dikkat dağınıklığıdır. Mutluluk hissi zaman gibi uçucu olduğundan genellikle geçmişe yönelik özlem ve pişmanlık olarak deneyimlenir. Rust’ın ölmüş evladı ya da babasına dair anımsamalarında, Marty’nin boşandıktan sonra çocukları ya da karısına yönelik hasretinde boy verir.
Maya’nın varlığı mutluluğa dair dünya cennetini örterken aynı zamanda bu dünyanın gecesine sinmiş Carcosa’nın üstünü de örter. Fakat bu dünyanın cehennemi bundan memnundur. Çünkü şeytan işini ayrıntıda görmeyi sever. Ve ayrıca teraziye koysak bu dünyanın cehennemi cenneti karşısında çok güçlüdür. Kendine ait zamanı, uzamı ve bu gerçekliğini sürdürecek realite içerisinde güce sahiptir. Çağın insanlarının çok sevdiği gizem tarikatları öyküleri ya da komplo teorilerinin çılgın içerikleri Carcosa’yı sadece güldürmektedir. Onun illegal örgütlenmeleri avcı-toplayıcılıktan yerleşik toplumuna geçişten beri aynıdır: Sermaye birikimini elinde tutanlar, devlet kademeleri ve yozlaşmış dinsel otoriteler içinde kök salmışlardır. Mu ya da Atlantis uygarlıkları, reptilyan uzaylı komplosu, Baal gibi antik tanrı adlarının ortada gezmesi, yani işin çözülemeyecek katmanlarda aranması onların işine gelir. Örneğin Epstein dosyalarında bir şekilde geçen tüm isimlerin “aynı listelerde” yayımlanmasını düşünelim. Misal, Epstein ve çetesinin düşman ilan ettiği “Fidel Castro’nun adı” ile onların kankası “George Bush’un isimlerinin beraber aynı belgelerde geçiyor” diye lanse edilmesi gibi basit manipülasyonlar bile kötülük için iş görmektedir. True Detective çok haklı olarak 3-5 toplum dışı psikopatın manyak cinsel eylemleri ve cinayete susamışlığı olarak lanse edilen gelen durumun altını kazmaya soyunur. İşin içinde vali, emniyet görevlileri, üst düzey kilise mensupları ve iş adamlarından örülmüş bir kötülük örgütlenmesi vardır.
Bu keskin, uzlaşmaz, saltık bir kötülüktür ve işin berbatı kendi içine kapalı bir metafiziğe sahiptir. Yani tehlikeli ve yaşanan bir felsefesi vardır. Bu felsefe ötekini yok etmeye soyunmuş bir ikiliktir. Oysa Rust ve Marty özgülünde gördüğümüz zıtlık, tersinirliğe ya da dengeye açıktır. Hikâyenin finalinde gündeliğin sahteliği içinde “normal yaşam” süren ve bundan memnun olan Marty (aile saadeti, kaçamaklar, pazar ayinleri vs.) ile bu gündelik içinde yenilip, onun dışında nihilist bir yalnızlık yaşayan Rust; yaşadıkları sert hakikat deneyimiyle temelden sarsıntı geçirirler. Sonuçta Marty dünyanın karanlığını idrak eder, pesimist bakışa hak verir, yani önceki persona’sının sahte aydınlığını terk eder. Rust ise yaşadığı şok deneyimiyle ışığı yeniden keşfeder (ölmüş çocuğu ve babasına duyduğu sevgiyle).
Gündelik akış kesintiye uğrayıp Maya delindiğinde karşıt gözüken var oluşlar birbirlerine döner ve kadim simyasal birliktelik yeniden kurulur. Artık Marty’nin kara gölgesi, Rust’ın da bilinçdışına gömdüğü aydınlık animası (dişil ilke Sophia) birleşir; yani Carl Gustav Jung’un “bireyselleşme süreci” dediği bütünleşme sağlanmıştır. Bu tablo bize Jung’un kökünü doğada ve kozmik bütünde gördüğü “dörtlülük” ilkesinin mükemmel bir örneğini sunar. “Baba oğul, kutsal ruhtan” teşkil Hıristiyan Teslis (üçleme anlayışının) gerek dişil ilkeyi görünmezleştirdiği gerekse de kötülük ilkesi olan şeytanı tamamen yok saydığı için eleştirir. Jung buna karşı olarak Pisagorcu Okul, Simya felsefesi ve Gnostiklerin paylaştıkları “dörtlülük” ilkeleri üzerine modern yorumlar sunar. Marty (baba vs. düzen) ve Rust’ın (isyan eden oğul) yanına anima ve kötülük ilkelerini eklendiğinde bütünlük tekrar sağlanır.
Modern dünya içinde kötülüğe “gündelik akış içinde kavranabildiği kadar” uyum sağlanır. Çünkü Hannah Arendt’in çok haklı gözlemiyle kötülüğün işini yürütmesi için korkunç kültlere mensup üyelere ya da ideoloji manyaklarından öte, sıradan iş birlikçilere gereksinmesi vardır. Rüşvet, ahbap çavuş ilişkileri ve en çok da “verilen emri yapan” sıradan insanlar üzerinden. True Detective‘te bunun en iyi örneği şerif yardımcısı Steve Geraci karakteridir. İlk cinayetlerin üstünü örten bu adam, sadece kariyerini korumak ve ’emirleri yerine getirmekle’ kötülüğe içyüzünü bilmeden dâhil olmuştur. Rust ve Marty ona teknede imtiyazlı Tuttle ailesi içinden çıkan, çocuk kurban törenine ait gizli kaseti izlettiğinde şoke olur. Çünkü o sadece işini yapmıştır. Tek derdi gündelik içindeki refahını ve düzenini devam ettirmektir, Nazi Partisi ideolojisiyle bağı olmayan herhangi bir SS subayı gibi.
Sonuçta modern insan, yaşadığı zamana ait yaşam kalıplarının sağladığı kolaylıklarla yaşar. Onun içindeki gölge ben, özünde saklı dişil ya da eril yön ya da bilinçdışı ile yüzleşmek; sürekli “ben kimim?” sorgulamasına girmek külfettir. İşçi Partili ya da Zafer Partili olmak, Fenerbahçe ya da Trabzonsporlu olmak, optimist ya da pesimist olmak birer seçimdir. Bu seçimlerin toplamına ise uzun zamandır ‘özgür irade’ dedik (yersen:). Bir şey seçmek, bir şey olmak, dâhil olmak, onaylamak ve karşı çıkmak… Eğitim sistemleri, dinler ya da siyasal partiler kimseye “kendin misin” ya da “kendin ol” demez. Hayatı oto-pilotta yaşamak gündeliğin rutinidir, Maya böyle çalışır. Kişisel gelişim söylemi ne denli büyükse otantik kişilik ise o kadar yok olur. Biz iyiyizdir, güzel her şeyi hak ediyoruzdur, farkındalığımız yüksektir, bla bla… Kötülük dışsallaştırılıp genel ahlâk, normallik, sapkınlık gibi tanımlarla örtüldüğünde kötünün korkunç kudreti ne yazık azalmıyor.
Yine de enseyi karartmayalım, bu tip fosseptik çukurlarının patlamalarının kanıksama kadar idrak etme gücüne de kapı açtığına umut edelim. En azından 21. yüzyılda üretilmiş en müstesna ve yetkin sanat yapıtlarından True Detective -1- filminin finali, bize “umutsuzluğa kapılmayı daha iyi günlere saklayın” diyor.
T.D. -1- Final Sahnesi Diyaloğu
Rust: Eskiden buralarda yatarken gökyüzüne bakardım. Gece vakti. Orada sadece bir hikâye olduğunu düşünürdüm. En eskisi.
Marty: Hangi hikâye?
Rust: Işık, karanlığa karşı.
Marty: (Gökyüzüne bakarak) Evet, pekâlâ… Şu an buradayız, dışarıdayız. Bana kalırsa karanlığın çok daha fazla yeri var gibi görünüyor.
Rust: (Bir süre sessiz kalır, uzaklara bakar) Evet, haklısın.
(Marty, Rust’ı arabaya götürmek için hareketlenir, ancak Rust onu durdurur.)
Rust: Marty?
Marty: Ne var?
Rust: Yanılıyorsun.
Marty: Ne hakkında?
Rust: “Karanlığın daha fazla yeri var” dedin ya.
Marty: Evet?
Rust: Bence yanılıyorsun. Eskiden sadece karanlık vardı. Bana sorarsan, ışık kazanıyor…

(XXI) Sahi Bilinçdışı Nedir?
“Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim.” Anonim (Sufi Rivayeti)
“Doğanın dışında Tanrı Gizemdir yani Hiçliktir; çünkü doğanın dışında, hiçbir yerde bulunmayan ve hiçbir şey görmeyen, ebediyetin gözü, temelsiz göz (olan) Hiçlik bulunur, bu Ungrund’tur. Ve aynı göz iradedir yani tecelli arzusudur, Hiçliği fark etme/keşfetme arzusudur.” Jacob Boehme (vurgular yazarına aittir)
“(BİR, HİÇ, BİLGE (DERVİŞ) GERÇEĞİN BİLİNEBİLİRLİĞİNİ SÖYLEMEZ” Ece Ayhan (vurgu şairin tasarrufu, aynen aldım)
Bu zor bir giriş metni yazan için ama umarım okuru için öyle olmaz. Bilinçdışı henüz aydınlatılmamış bir kara deliktir. Freud onu bireyin bastırdığı arzuları ile toplum arasında, Lacan ise kişisel düzlemde her bireyin yaşadığı “imgesel, simgesel, gerçek” olarak tanımladığı süreçler ve onlarda kapanmayan, sürekli bir eksiklik hâlinde arar; özellikle dilde. Bilinçdışının gerçek kâşifi Carl Gustav Jung’tur ama o bile fenomeni bir cümleyle tanımlamaktan imtina eder. Eğer o hiç, kaos ya da TAO ise onu düşle, hakikat fragmanlarıyla, idrakle, ondan sökün etmiş dizelerle anlamaya çalışmak karanlık yola ilk adımdır. Ardından bu girizgâhın esrikliğiyle, psikoloji biliminin analitik çalışmalarda ortaya çıkan bulgularına sırası gelir. Şimdi sözü Kırmızı Kitap’ın yazarına bırakıyorum…
“Her bireyde kendi kişisel anılarından başka (sanat tarihçisi) Jacob Burckhardt’ın yerinde bir deyimiyle ‘ilksel’ simgeler vardır; bunlar kalubeladan (ezelden) insan muhayyilesinden kalıtım yoluyla edinilen kuvvetlerdir. Bu kalıtım, bazı mitos ve efsane motiflerinin dünyanın her yerinde aynı biçimlerde tekrarlanması, gerçekten hayret verici bir olayı açıklıyor… Tedavinin daha sonraki bir aşamasında, kişisel anılarla ilgisi olmayan fantaziler belirmeye başladığında, içinde insanlığa ortak ilksel imgelerin uyur durumda bulunduğu, bilinçdışının daha derin katının tezahürleri ile karşılaşıyoruz. Bu imgelere veya motiflere ‘arketipler’ (ana örnekler) diyorum; bilinçdışının ‘dominantları’ (baskın örnekleri) dediğim de oldu.
Bu buluş, olayı bir adım daha ileri götürüyor bizi: yani bilinçdışında iki kat bulunduğu gerçeğini kabul etmemize. Bir kişisel, bir de kişiötesi, (kişidışında) bilinçdışı var. Bu sonuncusuna ‘ortak (ya da kolektif) bilinçdışı’ diyoruz; çünkü kişisel olabilecek şeyden uzak, tamamıyla evrensel bir olay. Bu içeriklere her yerde rastlamak mümkün, kişisel bilinçte olmayacak şeyler bunlar. Kişisel bilinçte unutulan anılar, bastırılıp geriye atılmış olan (yani bile bile unutulmuş) acı hatıralar, eşikaltı algılamalar, yani bilinç yüzeyine çıkacak gücü bulamamış duyu-algılamaları, en sonra da bilinç için henüz olgunlaşmamış içerikler vardır. Bu, sık sık düşlerde karşılaştığımız gölge figürüne tekabül etmektedir… Bilinçdışının derinliklerine doğru yolculuğuna devam edersek ve orada ta başından beri uyuklamakta olan şeyleri harekete getiririz. İnsanlığın o gün bugündür yararlandığı gizli hazineyi, tanrıların ve şeytanların barındığı, insanın onlar olmasaydı insan olmaktan çıkacağı şu güçlü, büyük düşüncelerin barındığı yeri bulmuştur.” Jung, Analitik Psikoloji/Kişisel Bilinçdışı ve Ortak Bilinçdışı, Payel Yayınları
Metnime bu fenomenin kâşifinden söz alarak başlamak istedim… Bilinçdışı insan türünün sıfır noktasından beri doğa gücüyle ya da evrimle aktarılan bir özelliğidir. Hâlâ tam açıklayamadığımız, her yeni doğanın beyaz sayfa olarak dünyaya gelmediği, dışsal koşullara rağmen bir kendi şahsına münhasır kişiliği olması da bu kozmik sürece bağlanabilir. Rüyalar ve görüler, bire bir bilinçdışının konuştuğu alanlardır. Jung’un çözümlemek için kuantum fizikçisi Wolfgang Pauli ile çalıştığı; sürekli tekrar eden bazı yaşamsal kalıplar, birdenbire gerçekleşen küçük ya da büyük farkındalık anları ve anlamlı tesadüfler zincirleri, yani eşzamanlılık ilkesi, bilinçdışının gündelik hayat içinde kendini gösterdiği en açık alanları temsil eder.
Aslında bu tip fenomenler (görü, önbiliş, anlamlı rastlantı, duyu-ötesi küçük iletişimler vb.) hep vardı, fakat bu gerçeklikler yüzyıllarca birilerinin gelip onları karanlıktan ışığa çıkartmasını bekledi. E. A. Poe’nun simya şifreleri de taşıyan iç mekân kurguları ve eşya felsefesine dönük yaklaşımları, keza Walter Benjamin’in “auratik” kavramı ve iç mekânlardaki psişik yoğunlaşmalar üzerine denemelerinde bir çeşit ön-eşzamanlılık araştırmaları sezilir. Gerçekliğe karşı tinsel bir bakış açısını seçmiş Sürrealistler ise Freud’un “tekinsiz” olarak ele aldığı ama fizikötesi bir alana kayma riskinden dolayı çok da derinine inmediği kavramı alıp, onu tüm hayat içinde sınamaya kalkmışlardır. Ortada fiziki olan ile ruhsal olanın kesişmesine dair rasyonalist bilimin pek dalmak istemediği bulgular vardır, bilimle büyü olarak ifade edilenin arzu ekseninde kesiştiği sanat bu tekinsiz topraklara girmeye çekinmez. Sürrealistlerin bir çeşit eleştirel devamcısı sayılabilecek ve 68 hareketlerinin oluşunda etkisi olan Situasyonist Enternasyonal grubu ise dış mekânlardaki psikocoğrafya unsurları üzerine pratik faaliyetler yürütür. Psikocoğrafya kentsel alandaki bazı bölgeler ve onların taşıdıkları özel psikolojiler üzerine araştırma faaliyetidir. Sitüasyonist araştırmalar bu fenomenin 300 yılı aşan köklerini kısaca özetleyip asıl onun güncel dışavurumlarına yöneldiler.
Jung’un özetlemeye çalıştığımız fenomenlere dair en radikal çözümlemeleri, ömrünün tamamlamaya yetmediği katalitik dışavurum ve onu temellendiren psychoid kavramlarıdır. Bu alanlarda; zamansız ve akışkan bilinçdışı fenomen kendisini eşzamanlılık fiziği dâhilinde görünür kılar. Jung; kişisel psişelerin, diğer insanların psişelerinin de ve nesnelerde etkileri, yani katalitik dışavurum dediği durumlar üzerinde çalışmıştır. Bu konunun en bilinen nesnel örneği; bilinçdışı ve libido konusunda fikir ayrılıklarını Freud ile tartışırken odadaki kütüphaneden ısrarlı bir biçimde sürekli aşağı düşen kitaplardır. Yani Jung, eski ustasına bilinçdışının biyoloji dışındaki güçlerini anlatmaya çalışırken, bilinçdışı fenomen buna katalitik dışavurumla, yani art arda dökülen kitaplarla yanıt vermiştir. Güncel new age inançların, herhangi bir bilişsel altyapı ya da analitik bir temel sunmaya girişmeden önerdikleri enerjisel mekân ya da bedensel aura temizliği yaklaşımlarının arkasındaki gerçek temel eşzamanlılık ve onun katalitik dışavurumlarıdır.
Teorik fizikçilerin ortamında yarı şaka yarı ciddi sohbet konusu olan “Pauli Etkisi” diye bir konu var ve bunun sebebi Pauli’nin bir laboratuvara adım attığında sık sık yaşanan, hassas deney cihazlarındaki kazalardır. Pauli bir mektubunda bu durumu şöyle anlatmıştır: “Benim durumumda, bilimcim ile bilinçdışım arasında gerilim ne zaman artsa, nesnel dünya buna tuhaf arızalarla tepki veriyor. Bu durum, zihin ile madde arasındaki sınırın, klasik fiziğin iddia ettiği kadar geçirimsiz olmadığının apaçık bir kanıtıdır.” Jung bu deneyimi, kolektif bilinçdışının nesneleri birer katalizör olarak kullanarak kendini dışa vurması olarak yorumlar ve burada arketipsel gücün aracısı Pauli’nin fiziksel varlığıdır. Pauli’nin yaşadığı psikolojik sıkıntı dönemlerinde hep yanında olan Jung ile başlayan dostluğu, aynı zamanda eşzamanlılık üzerine beraber çalışmalarına da zemin sağlar. Beraber, Doğanın ve Psikenin Açıklaması (1952) adında bir metin yazarlar. Bu birliktelik eşzamanlılık ilkesinin kuantum mekaniği alanına açılmasına yol açar. Bu ilham özellikle birlikte zihin-madde ilişkisi üzerine çalışmalar yapan David Bohm ve F. David Peat üzerinde etkili olmuştur.
Psychoid (psikoid) kavramı, ruhsal olan ile maddi/fiziksel olan arasındaki bağlantıları açıklamak için Jung’un geliştirdiği bir terimdir ve onu eşzamanlılık fenomeni ile birlikte okumak gerekir. Jung bu kavramı özellikle bilinçdışının en derin katmanlarını açıklarken geliştirir. “Tam psikolojik olmayan ama tamamen fiziksel de olmayan” bir alanı işaret eder. Yani ruhsal olan ile fiziksel olanın sınırlarının silindiği, ikisinin birbirinden ayrılamayacağı bir köprü söz konusudur. Jung’a göre bu kavramın kökleri, arketiplerin tamamen psikolojik olmadığına, biyolojik içgüdülere ve evrenin temel kurallarına (psikoid arketiplere) uzanabildiğine işaret eder.
Jung Kırmızı Kitap anlatısı içinde, aralı iki karşılaşmada aynı arketip sembolünün süre içinde değişmediğini (Kırmızı Kitap-Ölüler) deneyimler. Fakat burada ilginç olan Jung’un bilinçdışını tarif ederken akışkan ve zamansız -yani dün, an, yarının tek zamanda yaşandığı bir boyut olarak tarif etmesidir. Fakat arketip geleceği de kapsayan bir yasa ise aslında aynı kalmaz (Filemon sembolü misal). Jung’a göre “bir arketip; düşte, fantezide ya da yaşamda tezahür ettiği zaman, öyle bir etki ya da güç doğurur ki, bu sayede ya numinous (huşu oluşturan, esrarlı) bir etki yaratır ya da bir harekete geçilmesi gerekir.” Jung; numinous kavramını Rudolf Otto’nun çalışmalarından almış (Türkçede Kutsala Dair kitabıyla bilinen) ve onu kendi bilinçdışı çözümlemesine eklemiştir. Bu kavram vizyon görme, ilahi ya da doğaüstü deneyimleri de kapsar. Bu egonun kendisinden çok büyük bir güçle karşılaşma anıdır ve Jung bu deneyimleri bireyselleşme sürecinde kişiliğin çeşitli yönlerinin bütünleştirilmesi için kullanmıştır.
Kişisel bilinçdışı ile uyumlanmayı seçen bireyin öncelikle kendi “kendiliğini keşfetmesi”, yani adına persona dediğimiz gündelik yaşamı sürdürmek için taktığımız çeşitli sosyal maskeleri tespit etmesi ve zihnindeki öz ile bu personaları ayırması gerekmektedir. Bilinçdışı erkekte dişil prensip (anima), kadınlarda eril prensip (animus) olarak sirayet eder. Kadın ile erkek arasında birlik ve zıtlıklar aslında her bireyin içinde başlar. O yüzden bu süreç karşıt kimlikle tanışma ve uzlaşı aramayı ifade eder. Jung, bu durumu “gerçekten büyük bir bilge kişi olan koca Herakleitos psikoloji yasalarının en harikasını keşfetmişti: karşıtların ayarlayıcı işleviydi söz konusu olan. Buna, tersine koşmak anlamına gelen enantiodromia demişti; bundan anladığı her şeyin er ya da geç karşıtına doğru koşacağı idi” şeklinde özetler. Jung, kabaca söylersek, kişisel bilinçdışı süreçler ile yüzleşen ya da onu anlamaya çalışanların karşılaştıkları sembolleri ve sembolik kişileri (arketipleri) tanıma çabasına girmesini önerir. Fakat bu çaba ciddi bir bilgi, araştırma ve yoğunlaşma gerektirir. Ama herhangi bir bireyin, bilinçdışına mit adı verip, onu kendi çalışmasının merkezine alan Joseph Campbell gibi mitler tarihine hâkim olması zordur. Fakat Mircea Eliade’ın üç ciltlik Dinler ve Düşünceler Tarihine Giriş çalışmasını okumak temel mit ve efsanelere hâkim olmak için iyi bir başlangıçtır. Bu tip oylumlu ve dünya ekseninde yapılmış araştırma sayesinde Jung’un derinine indiği birçok kalıbın çeşitli zaman ve coğrafyalarda nasıl tekrar ettiğini, bir örüntü oluşturduğunu görebiliriz.
Fakat konu her bir kişinin “bireysel bilinçdışını” aşıp, kolektif bilinçdışına girmek ise bu işe girişmek çok risklidir. Ona dair birkaç kitap okuyup ya da uzun videolar izleyip aşılacak bir eşik değildir kolektif bilinçdışı. Bilinçdışı ile bağlantı kurulan numinous hâlinde muhatabımızın kim olduğunu bilemeyiz, o yüzden bu deneyim Jung’un tabiriyle insanı çarpar, darmadağın eder. Ve hatta bu yolda ne olduğunu bile bilmediğimiz bir arketip tarafından ele bile geçirilebiliriz. Jung’un kendine dönük bilinçdışı araştırmasının dökümü olan Kırmızı Kitap’ta aktarılan deneyimler bile, içinde dalınan bu alanın ne kadar tehlikeli ve karanlık bir bölgeye yolculuk olduğunun en bariz delilidir. Bu deneyim insan kişiliğini bambaşka bir yöne iter. Jung’un sık sık verdiği örnekler; Hıristiyanlığı bastırmak için gittiği Suriye yolunda İsa ile konuştuğunu söyleyen Aziz Paul, Faust’u yazmaya hayatını adayan Goethe, Zerdüşt tarafından ele geçirilip deliliğe sürüklenen Nietzsche’dir. Bu yüzden kolektif bilinçdışı Jung için bütünleşme sürecinin dışındadır ve hatta herkes tek tek gölge yanı güçlü ortak bilinçdışından çıkarak, benliğini kurma şansı bulabilir. Jung buna ben ile ben olmayanın ayrılması süreci diyordu.
Jung’un bahsettiği bireyselleşme sürecini yaşamış kişi; yani ego ve onun sosyal maskeleri, personalarını çözümlemiş ve ben’in direksiyonunun sorumluluğunu üstlenmiş, anima (ya da animus) tarafıyla yüzleşmiş, gölgesi ile sağlıklı iletişim kurmuş ya da uzlaşım yolu bulmuş kişi, zihni ve bedeniyle bir tamlık içinde ve senkronize olur. Böyle olduğu için doğanın akış dinamikleri ile kavga etmez, Tao örneğinde olduğu gibi hayatı bir akış olarak deneyimler. Kuşkusuz çok engebeli ve sarp bir yoldur. Sanırım bunu yapmak için askeri hayatı sürdürme fonksiyonlarının maddi ve manevi çözmüş olmak; dış tesire karşı kurşun geçirmez olmak da gerekir. Süreç uzun ve meşakkatlidir. Ama ucunda bu dünyaya veda etmeden bir kez bile olsa özgür soluk alma şansı bekler.
“Yeniden doğum için saf olmayan suyla vaftiz edildim. Cehennem ateşinden kopan alev, vaftiz kurnasının üzerinde beni bekledi. Kendimi saf olmayanla yıkadım ve pislikle arındırdım. Onu kabul ettim, tanrısal kardeşi, yeryüzünün oğlunu, iki cinsiyetli ve saf olmayanı benimsedim ve geceleyin insan oldu… Onu yakaladım, alt ettim ve kucakladım. Benden çok şey istedi ama her şeyi beraberinde getirdi. O varsıl çünkü; yeryüzü onun.” Jung, Kırmızı Kitap, Liber Secundus-Nox Quarta bölümü, Kaknüs Kitap
(XXII) Suçlular, Suç Olarak Dil ve Tao
“Gözlerimizi kapatıyoruz çünkü görmek bizi suç ortağı yapıyor. Ama göz kapaklarının ardındaki o karanlık dışarıdaki vahşetten daha uyanık.” Roberto Bolaño / 2666
“Tepelere bak, şimdi yüzüme bak
Gözlerimi fark ettin mi, onlar doğru yerde mi?” Siouxsie and the Banshees / Paradise Place
“Bazen geceleri, her şey sustuğunda; dünyanın aslında devasa bir göz olduğunu ve bize değil, kendi içine, kendi karanlığına baktığını hissederim.” Roberto Bolaño / Katil Orospular
Yazar, sanatçı ve daha birçok şey olan William S. Burroughs (WSB) silahları seven bir insandı, hatta bir dönem shooting painting adını verdiği ateş ederek, kendine özgü tarzda resimler de yapmıştı. Bir eşcinsel olarak WSB’nin neden bir kadın ile evlendiği üzerine düşünülecek bir konudur. Rivayet odur ki tarihsel kahraman William Tell’in canlı hedeflerin kafasına koyduğu elmayı okla vurmasını tabanca ile yineliyormuş. Ve bu oyunların birinde elmayı değil eşini vurup, ölümüne sebep oldu. Ve bir cinayet şüphelisi olarak bir süre kaçak yaşadı. WSB’ye göre bu bir kazaydı. Bu olayı “bir adam bir kadını öldürdü” şeklinde okumak da mümkün. Fakat WSB queer kimliği ve yazını nedeniyle yargılanmış bir insan. İşin aslı yalnız değil, Katy Acker ya da Jean Genet “suç dosyaları kabarık” queer sanatçılar. Keza “erkek doğrama manifestosu”nu yazan Valeri Solanas’ın vurduğu Andy Warhol da ölebilirdi.
Ama bu yazının konusu sanat ve suç değil. Biraz ironik ifadeyle ve verev bir bakışla; dilin doğuşuyla bir suç zinciri mi başladı ona bakmak istiyoruz. WSB dili “dış uzaydan gelen bir virüs” olarak tanımlar. Virüsler canlı ile cansız arasında tuhaf ara bölgede var olurlar. Kendi başlarına yaşayamaz ve bir konağa ihtiyaç duyarlar. WSB’ye göre kelimeler insan zihnine yerleşir ve kuşaktan kuşağa her şeyimizi belirlemek üzere bulaşırlar. Yani insan dili icat etmedi, bir bakıma dil insanı yarattı. Tabii atalarımız yaklaşık üç ya da iki buçuk milyon yıl önce alet yapmaya başladıklarında, doğaya müdahale etmeye başlamıştı. Dilin keşfi ise 100 ya da 70 bin yıl önce gerçekleşti. Yani beyni gelişmeye başlamış, hayvan olmaktan çıkmış atalarımızın dili bulması bayağı uzun sürdü. Bu yüzden Chomsky ekolünün beklenmedik bir mutasyon ile dilin geliştiği düşüncesi, WSB’nin teorisiyle bir şekil örtüşür.
WSB dil insanı yarattı derken, insanın kelimelerle kurulmuş bir kafeste yaşadığı düşüncesini öne sürer. Yasalar, kontrol, yasaklar, dinler, ahlak, ideolojiler, ulusal ayrımlar hep dil virüsü üzerinden yayılır. Dil öncesi insan hayvanlar âleminden kopmuş ama bir toplum olmamıştır. Toplum deyince kültürün ve uygarlığın sayacının sınır noktasını hayal edelim; en küçük topluluk üç kişi ile yola koyulmuştu. Dilin meydana gelmesi için korteksin gelişmesi, beynin soyut düşünce üretir hâle gelmesi gerekiyordu. Fakat WSB’ye göre bilincin kendisi, sürekli konuşan bir çeşit “iç ses”tir. Kişinin devamlı kendi içinde konuşmasıyla virüs kökleşir ve konuşarak salgına neden olur. Bu yüzden insan türü dilin keşfinden önce sahip olduğu doğal bir özgürlüğü yitirmiştir. Bu özgürlük akla Tao ve Jung’un bilinçdışı dediği şeyi getirir.
Burada bahsetmek istediğimiz diğer bir suçlu ise, akut bir psikotik kriz esnasında karısının ölümüne sebep olan filozof Althusser’dir. İfadesinde karısını ondan istediği boyun masajını yaparken ölü bulduğunu söyler, mahkeme cezai ehliyetinin olmadığına kanaat getirir. Fakat Althusser’in bu yazıda bulunma sebebi bu travmatik durumdan öte, dili tıpkı WSB gibi riskli bir yapı olarak görmesidir. Althusser’e göre dil toplumsalı üretmekle kalmamış aynı zamanda onu sürekli yeniden-yeniden üretilmesini de sağlamıştır. İnsanı özne yapan ona göre dildir, yani birine “hey sen…” diye seslendiğimiz an, özneleşme başlar ve ideoloji kurulur. Bu “çağrılma” çok önemlidir, çünkü insan biyolojik olarak doğar, ama ideolojik olarak dil içinde sürekli yeniden doğmaya devam eder.
Althusser bu teorisini oluştururken Lacancı psikanalizin dile yaklaşımdan esinlenmiştir. Lacan “bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır” der, yani özne dili kullanmaz dil özneyi kullanır. Lacan’ın “bilinçdışı” kuramında dil, öznenin eksikliği üzerine kurulur. Bu yaklaşımın Jung’un kullandığı anlamda bilinçdışı ile hiçbir bağı yoktur. Jung’a göre bilinçdışının kendi dili vardır ve o asli olarak imgeler, görüler, semboller ve rüyalar vasıtasıyla konuşur. Yani Jung’a göre bilinçdışı dil sözsel ya da sessel olmaktan öte görseldir. Dilin bulunuşu sürecinin melekleri ve şeytanlarını bir yana bırakıp, şimdi onu kuran anlama giden yolu tekrar düşünelim istiyorum. Kuşkusuz, ilk kelimeden önce ilk bakış ve ilk duyuş vardı. Buradan gidersek, yapacağımız okuma vasıtasıyla doğayla bütün yaşayan atalarımızın hissettiği Tao’ya giden yolu da canlandırabiliriz.
Düşünme, nesne ve kavramları temsil eden bir sistem kurup, bu belirtilerle işlem yapabilmek yeteneğiyle gerçekleşir. Konuşma eylemi ise üçlü bir yapı izler, kelimeler düşünülür, bu karşılıklı bir konuşma ise karşıdan gelen ses duyulur ve yorumlanır; son olarak söylenecek sözcük ses olarak çıkar. Fakat bu sürecin öncesi vardır yani insan türü konuşmadan önce ses ve görüntü ile tanışma sürecini yaşar. Ki evrimsel süreçte her bilişsel gelişme aşaması arasında binlerce yılı bulan yaşam süreçleri vardır ve öğrenilen beceri soya aktarılarak devam eder. Atalarımız ilk önce çevresini gözlemledi, doğanın bitmez dip gürültüsünü dinledi ve belki de bazı taklitler yaptı yani ilk önce sembolü keşfetti. Kelimeleri icat etmeden önce bazı sesler (hırıltılar) çıkarıyor, sessiz tiyatro pantomim örneğindeki gibi bedeniyle işaretler veriyordu (yani dilin keşfinden önce bir proto-dil vardı).
E. Cassirer’e göre sembol, “simge, bir düşünce, fikir ya da nesnenin yerini tutan, gözle görülür ve anlamı bilinir olan” ortak işaretti. Yani sembol “bir anlam, bir nitelik, soyutlama ya da nesneyi göstermek, ifade etmek için kullanılan sözcük, işaret ya da mimiktir”. Sembolleştirme görerek ya da duyarak algılanan şeyin, önce zihinde anlamlanması ve sonrasında tanımlanması sürecidir. Sonraki farkına varma anı, görüntüyü ses ile senkronize etmek, ikisini zihinde birleştirmektir. Ve bunu yaparken insan beyni aynı zamanda ilk fotoğraf karesini çekti, bu görüntüyü beyine (hafızaya) kazındı, önce sembol, sonra dil ile aktarıldı ve depolandı. Yani tek bir bakışı bir küçük polaroid baskısı olarak düşünürsek zihin çoğalan imgelerden bir çeşit foto albümü yaptı.
“Bir leopar nehirden su içiyordu.”
Yani ilk bakıştan ilk deneyime bir bağ kuruldu. Ki deneyim bütünsel olma hevesindedir, göz ve kulaktan beyne, beyin sinyalleri ya da elektriğiyle tüm vücuda yayılır, bedenselleşir. Bu ilk karenin başkalaşmış bir formda gece rüyaya girmesi sadece ilk sembolleştirmeyi doğurmaz, artık insan olan primata soyluya bütünsel doğa ile bağlantısallık içinde olduğunu da hissettirir. Primitif insan tıpkı bir çocuk gibi insanla hayvan, canlı ile cansız arasında sınırlar koymaz; büyük ihtimalle hepsiyle bir şekil konuşur. Bunun sonucu insan bu ilk görüntü (ve onun yeniden kurgulanarak üretimi rüya) vasıtasıyla, yani zihninde canlanan bilinçdışı arketipler aracılığıyla doğa ile bir farkındalık, hissiyat ilişkisi yaşar.
Su, leopar, ağaç…
Bu farkındalıklar ve onların yarattığı yeni hissiyatlar nesilden nesile önce sözel, sonra görsel (sanat) hikâyelerle aktarılıp, depolandıkça; aynı zamanda insanın mana âlemini de bir strüktür olarak inşa ediliyordu. Bu yüzden avcı toplayıcılar, göçerler, şamanlar ve heterodoks dervişler su ile konuşur, kuş ile şarkı söyler ve leopar gibi sıçrayarak dans etmeyi bilirlerdi. Mana âlemi zamanla insan mahsulü yeni semboller üretip, yapıya ve yontuya dönüştü. Baştaki mana âlemi mekânsızdı yani her yerdeydi ve insan için özel bir sembol yaratma ihtiyacı yoktu. Çünkü her şey kutsaldı ve tüm yaşam semboldü. Bu konumu Jung “unus mundus” ya da bütünsel dünya olarak adlandırdı. Jung, Eşzamanlılık incelemesi içinde Chuang Tzu üzerinden doğadaki Tao kavramını yoklar. Zhuangzi Metinleri “eskinin bilgeleri, başlangıç olarak şeylerin var olmadığı bir durumu seçtiler. Bu, ötesine geçemeyeceğin en uç sınırdır. İkinci varsayım, şeylerin var olduğu ama ayrılmadığı durumdur. Sonraki, şeylerin bir anlamda ayrıldığı ama doğrulama ile yanlışlamanın başlamadığı durumdu. Doğrulama ile yanlışlama başladığında Tao soldu. Tao solduktan sonra tek yanlı bağlılıklar geldi.” der.
Zhuangzi’ye göre “dışarıdan duyulan kulaktan öteye gitmemeli; anlama yetisi ayrı bir varoluşa yol açmaya çalışmamalı, böylece ruh boş olabilir bütün dünyayı soğurabilir. Bu boşluğu dolduran Tao’dur.” Yani; doğada bulunan “kendi başına anlam” Tao’dur. Var olmak için insana ve onun logosuna ihtiyaç duymaz. Jung’a göre eşzamanlılık fenomenleri vasıtasıyla bugün hâlâ onunla küçük bağlantılar kurabiliyoruz. İnsan anlamı ararken kendinde olan bir etiği ya da fikri değil kâinatta olan bir özü arar. Bu yüzden anlam arayışının şu ana dek bulunmuş sıfır noktasını temsil eden Göbeklitepe ve diğer Taş Tepeler kazılarındaki ilk kamusal heykel ve yontularda Tanrı, yüce rahip, ilahi kral, şeytan, melek tasvirleri değil, salt insan ve hayvan sembolleri olması şaşırtıcı değildir. Hatta bazı hibrit canlı figürleri insan ile doğanın iç içe oluşu ve bunun kavranışını sembolize ediyor olabilir. Göz gördükçe, zihin kavradıkça, beden hissedip, ruh ürperdikçe bu arayış sürecektir.
Belki de sürrealist André Breton’un dediği gibi varoluş hâlâ başka bir yerde.
(XXIII) Philip K. Dick’in Üç Stigmatası: Gnosis, Simülasyon, Cosmogenesis
“Olası her dünyada sıradan bir pazartesi günüydü.” PKD / Gökteki Göz
“Bunun için dua etmişti ama buna dua demeye cesaret edememişti. Çünkü Berkeley’de hiç kimse ‘dua’ sözcüğünü kullanmazdı.” PKD / Albemuth Özgür Radyo
“Çevremizdeki dünya, her an bir tiyatro dekoru gibi yıkılacakmış hissi veriyor. Dokunduğumuz her şey, arkasında bambaşka bir şey saklayan geçici bir maskeden ibaret.” PKD / Ubik
Çoğunluk gündelik içinde akarken, bazı hassas ruhlar gerçeklik sahnesi ve kozmik bilmece arasında sıkışır. Sürekli olarak var oluşun bilmecesini, arkasındaki mantık, anlam ve nedeni arayan kişi için gündelik hayatı “normal” sürdürebilmek zordur. Amerikalı yazar PK Dick, bir taraftan romanlar yazıp hayatını sürdürmeye çalışırken asli amacı ise bu büyük sırrı çözmekti. Bu yüzden romanlarında gerçekliğin ne olduğu, insan doğası ve kimliğini neyin ayırt ettiği soruları öne çıktı. Dick yaşadığı öznel deneyimlerle baş edebilmek için birçok farklı arayışa (terapi, psikanaliz, I Ching, uyarıcılar vb.) girse de ana faaliyeti yazdığı kadar sürekli okumaktır; ki bu okuma süreçleri ana yazım sahası olan bilimkurgunun bilişsel mantığı ile de iç içe girer. Bunun sonucu olarak Dick kendini, felsefe, mitoloji, fizik, teoloji, sibernetik, ezoterizm, psikoloji, kozmoloji gibi başlıklarda alaylı bir profesyonele dönüştürür. Sanki bir hastalığa sahiptir ama hiçbir hekim buna çare bulamayınca, hasta kendi tedavi yöntemini bulmaya hayatını adamıştır. Bunun sonucu çok geniş bir dünya algısı, yaratıcı paranoya ve kendine has bir dünya görüşüdür (bu arayışın menziline daha fazla girmek isteyenler Yıkımın Şafağında – Bir PKD Kazısı (Sub Press) kitabımdan ilerleyebilir).
Yaratıcı paranoya dedik ama bunu çok ağır psiko-patolojiden öte, kendi varlığı dâhil her şeye fiziksel ve metafiziksel bir “şüpheyle bakma” tavrı demek daha hakkaniyetli olur. Dick “evrenin var olduğuna inanmıyorum. Var olan tek şeyin Tanrı olduğuna ve O’nun evrenden daha büyük olduğuna inanıyorum” der. Ona göre evren, Tanrı’nın uzay ve zamana uzanmış hâlidir. Yaşanılan “sözde gerçeklik” ise tamamen belirsiz bırakılmış nedenlerle hepimizin inanması gereken kitlesel halüsinasyondur. Gerçekliğin yanıltıcı biçimde yayılmasını, Antik Yunan düşüncesinde Doxa ya da dokos, Hint düşüncesindeki örtü Maya ve onun devamlılığını sağlayan cehalet ağı Avidya kavramlarıyla açıklar.
Fakat konu bu özetten çok karmaşıktır:
A – bir değil iki tanrı vardır.
C – gerçeklik üst üste binmiş iki katmandan oluşur.
B – aynı anda iki zaman çizgisi yaşanır.
İkili tanrı konusunda Dick, gnostik kozmolojiden yararlanır. Evreni yaratan ve kusursuz bir tamlık ifade eden güç ile bu dünyayı yaratan eksik ve kusurlu tanrıyı (Demiourgos ya da Yaldabaoth) birbirinden ayırır. Kusurlu mimar sadece maddi evreni yaratmış ve ruhları fiziksel bedenlerle orada hapsetmiştir. Dick’e göre gerçekte doğrusal ya da lineer ilerleyen tek bir zaman yoktur ve bunu açıklamak için dikine zaman (orthogonal time) terimini kullanır. İlk zaman yatay yani doğrusal düz çizgide ilerler; bu bildiğimiz oluşun ve yok oluşun gerçekleştiği, takvimsel zamandır. Onun dikine zaman adını verdiği ikincisi ise; ebedi olanın yatay zamanla kesiştiği dikey açı ve her anın içinde saklı olduğu kozmik derinliktir. Bu yüzden Dick; Aksın Göz Yaşların Dedi Polis ve Albemuth Özgür Radyo romanlarında M.S. 50’li yılların zalim Roma İmparatorluğu ile 1970’lerin Nixon Amerika’sının ya da geleceğin polis devletinin dik açılı bir zaman düzleminde üst üste binişlerini işler. “İmparatorluk asla bitmedi” diyen Dick, Amerika’nın Roma İmparatorluğu’nun devam eden sureti olarak görür.
Bizlerin gerçeklik diye yaşadığımız şey, Dick için kocaman demir bir hapishanedir. Yani yatay düzlem bir ilerleme görüntüsü verirken, dikey hakikat bilinçdışı gibi sabittir. Sadece zaman değil paralel gerçeklikler de üst üste binmiştir ve bu yüzden insan bazen bir gerçeklikten diğerine kayabilir. Bu okuma kuantum fizikçisi David Bohm’un evreni aktif, kendini gerçekleştiren bir süreç olarak ele alırken kullandığı iki düzen önermesine benzer. Bohm’a göre beş duyumuzla algıladığımız, fiziksel Açık Düzen ile gerçekliğin arkasındaki birincil, bölünmez ve her şeyin birbirine katlandığı derin katman olan Saklı Düzen ortak gerçeği oluşturur. Dick’in gerçeklikler arasında yaşanan kaymalar düşüncesi de Bohm’un Açık Düzen’in aslında Saklı Düzen’in yüzeye yansıyan geçici dalgacıkları olduğu önermesiyle de ilginç bir biçimde benzeşmektedir. Ama Dick’e göre bu ikili evren, bir kuantum çözümlemesiyle görebileceğimiz kozmik tekil akışta gelişmiyordu. Ortada bir programcı vardır, bir de karşı-programcı.
Şimdilerde “hayat simülasyon olabilir mi” tartışmalarıyla yeniden gündeme gelen, 1977 Eylül’ünde Fransa’da yaptığı konuşmada Dick, bir çeşit simülasyon düzleminde yani “bilgisayar programlı bir gerçeklikte” yaşadığımızı söylemiştir. Olası bir çok dünya hipotezini atan Leibniz ve gerçekliğin sadece algısal var olabileceğini düşünen İngiliz filozof Berkeley’in tezlerine hâkim olan PKD’nin konuşmasının başlığı şöyleydi: “Bu dünyanın kötü olduğunu düşünüyorsan, diğerlerine de bak.” Bu simülasyon şüphesi hâlâ aktif ve hatta dijitalleşme arttıkça ortaya çıkan psiko-sosyal süreçlerle derinleşmektedir. Matrix serisinin yarattığı etki ve ardından bugün kitlesel boyutta yaşanmaya başlanan “NPC hissi” veya “NPC gibi hissetmek” tabirinde ifade edilen ruh hâliyle güncellenir. NPC; video oyunlarında oyuncu tarafından kontrol edilmeyen (Non-Player Character) karakterlere atıfta bulunarak, gerçek hayatta bir insanın kendi hayatının öznesi değil, özgün olmayan veya başkaları tarafından yönlendirilen bir kopyası gibi hissetmesi durumudur. Dick; 1977 konuşmasında bu simülasyon hissinin, gündelik içinde dejavu adını verilen glitch’ler ile çatlaklar yarattığını; gerçekliğin bir çeşit erör verip ve yeniden yazıldığını söyler. Bu çözümleme de İngiliz teorik fizikçi F. David Peat’in “gerçeklik düzeni ve çatlaklar” yaklaşımı ile örtüşür. Peat’e göre eşzamanlılık zihin ve madde arasındaki katı ayrımın çöktüğü anlarda yaşanır, yani evrenin daha derin bir katmanında özne ve nesne tek bir bütünlüktedir. Eşzamanlılık anları, zihnimizin iç dünyası ile dışsal fiziksel gerçeklik arasında “köprü” oluşturur ve bu sayede evrenin bütünlüğü doğrudan deneyimlenir.
Peat tıpkı PKD gibi gerçekliği sabit değil, değişken ve hatta akışkan olarak gördü. Fakat ikisinin bu çakışan görüşleri yanında Peat, ustası ve çalışma arkadaşı Bohm’dan hareketle evreni sürekli akan bir süreç ve bölünemez bir bütünlük olarak tanımlar (holomovement). Oysa Dick’in hakikat düzleminde bütünlük değil ikilik (düalizm) vardır. Hatta bahsettiği ikincil gerçekliğin yaratılması ve yürütülmesinde insanlığı ve yaşamı esir alan karanlık bir düzen vardır. Başta söylediğimiz gibi bu sistemi örten bir örtü, simülasyon benzeri sistem ya da kocaman bir yanılsama düzeni vardır. Dick’e göre bu yanılsamadan kurtulmak için insanın ilk görevi amneziden kurtulmaktır, bunun yolu idrak sürecine girmektir. Gnosis kitabi değil sezgi ile hissedilen, malum olan, görülerde, rüyalarda ve küçük aydınlanma anlarında zuhur eden bilgi çeşididir. Gnosis bilgi olduğu kadar idrak de olduğu için sırf zihinde değil tüm bedende hissedilir. Dick gnosisi Platon’un anamnesis (anımsama) kavramıyla birleştirir. Bu manada öğrenme aynı zamanda hatırlama ve unutmama eylemidir. Nasıl Platon evreninde her ruh geldiği idealar evrenini doğum anında unutuyor ve yaşam içinde bunu anımsamayı arzuluyorsa, Dick’in kahramanları da özne ve nesnenin dik zamandaki kadim sabit formunu anımsayarak aydınlanma yaşarlar.
Hakikat ve yaşam, sadece şimdi ve buradadır (omneity); amaç kişinin bu bütünlük ya da “her şey oluş” hâlini yaşamasıdır. Modern zamanın akışı bizlerin zihnini, sürekli geçmiş muhasebesi ve geleceğin umut ve kaygı dolu dünyası arasında bir asansöre kilitler. Hayat “şimdi”de akarken biz zihnimizi andaki mevcudiyetimizle senkronize etmeye zorlanırız. Kuşkusuz yatay/doğrusal açıyla ilerleyen zamanın icadı, gelişim ve ilerleme merkezli bir uygarlığın bilinçli politikasıdır. Modern toplumun tüm hayatı programlama eğilimi ve buna göre şekillenen rutinler hiç de masum değildir. Ve ne yazık atalete yatkın doğamız ve hep en ekonomik biçimde yaşamaya bedeni zorlayan zihinsel yapımız bu ilerlemeci mantığın yarattığı “oto-pilot” davranışları destekler. Teorik fizik dâhisi Erwin Schrödinger bu durumu “duyularımız, algılarımız ve muhtemelen eylemlerimizle parçası olduğumuz herhangi bir olaylar dizisi, aynı şekilde sık sık tekrarlandığında bilinçlilik alanının dışına çıkar” şeklinde açıklar. Bu öngörü 40’lı yıllarda yani hedonistik adaptasyon sürecinin keşfinden 30 yıl kadar önce yapılmıştır. Gündelik içinde; rutin olan değil ancak yeni deneyimler, farklılıklar bilinçlilik yaratır ve burada zaman kavramının kullanılış biçimi kritiktir. Platon’un yaşadığı zamanda da iki ayrı zaman algısı vardı: Kronos ve Kairos. Eski Yunan’da kairos bir eylemin ya da söylemin “en etkili olduğu tanrısal anı” temsil ediyordu. Yani bugün çok popüler hâle gelmiş “anda kalmak” fenomenini.
Fakat yaşamı otomatikleştiren kapitalist işleyiş bırakın Dick’in bütüncül bakış açısını, gündelik içinde kairos’a izin vermemek üzerine kuruludur. İşin, okulun, ailenin, toplumun planlanmış ve sürekli ilerleyen akışı içinde bireyin zamanı, tıpkı algısı gibi parçalanır. Bu yüzden Dick romanlarında gerçeklik salt maddi değil, psişik bir süreçler olarak da yaşanır, tıpkı Jung düşüncesindeki gibi (Dick, Jung’un eşzamanlılık, bilinçdışı, I Ching üzerine çalışmalarını kendince hatmetmiştir). Dick düşüncesinde tanrı için zamanın sınırları yoktur (sonsuzluktur). O; aynı anda yaşamış, yaratmış ve görmüştür ve onun için her şey bir nefeste olur. Bu düşünce İbn-i Arabi’nin “kıyamet çoktan gerçekleşti” ve “tek zaman şimdidir” görüşüyle örtüşür. Hıristiyan mistisizminde ise Meister Eckhart, Thomas Aquinas, Agustine de benzer görüşleri dile getirmiştir. Yani bir komplo olan dikey zaman değil, yatay zamandır ve bu yüzden gerçeklik çelik bir kafestir.
Dick; 1974 yılında bir dizi açıklayamadığı deneyimler yaşadı. Her şey; Korintliler İncilini okuduğu bir dönemde, evinin kapısını çalan ilk Hristiyanların gizli sembolü olan altın balık şeklinde kolye takmış bir kadın ile başlar. Bu rastlantı ardından Dick yoğun görüler deneyimler. Bu görülerde sık sık Hıristiyanlığın ilk dönemindeki Roma’ya gittiğini söyler. Öncelikle bir teofani deneyimlediği yani tanrının onunla direkt temas ettiğini düşünür. Fakat sonradan yaşadığı deneyimin bundan çok farklı olduğunu hisseder. Dick ile temasa geçen ve Valis diye adlandırdığı şey bir çeşit kozmik bilinç formudur. Tıpkı gnostik kozmolojideki dişil şifacı ilke Sophia gibi uzaktaki çocuklarının şefaat ve kurtuluşuna yardım etmek için gelmiştir. Bu dünyadan ve onun gerçekliğinden sorumlu mimar Demiourgos’un hükmünü bozmaya, ışık ile karanlığın bitimsiz savaşında bir soluk olmaya.
Tam adıyla Valis sistem A yani “Dev Etkin Canlı Bilinç Sistemi”, aslında Dick ile konuşmaz, sadece ona sürekli bilgi yükler. Onun beynini bir çeşit bilgisayar gibi programlar. Albemuth Özgür Radyo romanında hem kendisi yazar PK Dick hem de onun alter-egosu Nicholas Bradley karakterleri üzerinden bu deneyim aktarılır. Romanda geçen “Nicholas’ın bu varlık tarafından ele geçirilmesini açıkça kabullenmişlerdi” sözleri, Dick’in gerçek hayatta Charles Platt ile yaptığı mülakattaki ifadeleriyle uyumludur: “Zihnimin aşkın bir akıl tarafından istila edildiğini hissettim, sanki tüm hayatım boyunca deliymişim ve aniden aklım başıma gelmiş gibi”. Yani Jung’un bilinçdışı güçler tarafından ele geçirilme dediği şeyi, Dick kendini kaptırarak değil, farkında olarak yaşamış ve hatta onu sahiplenmiştir.
Jung’un ve PK Dick’in düşüncelerinden etkilendiği Pierre Teilhard de Chardin, 20. yüzyılın en ilginç düşünürlerinden biriydi. O hem bir bilim insanı (jeolog ve paleontolog), hem bir teoloji uzmanı ve de var oluşuna açıklama bulma gayretinde kozmik bir hikâye anlatıcısıydı. Chardin’e göre var oluş üç katmanlıydı; Jeosfer: Cansız madde dünyası, Biyosfer: Canlıların alanı, Noosfer: Düşüncenin küresel ağı. Bu sistematik içinde en özel rol Noosfer’deydi. Çünkü evren ile zihin arasında hem alıcı hem de verici işlevi olan bir iletişim hattını temsil ediyordu. Noosfer tabakası insanın evren ile kurabileceği görünmez bağ, hem de insanlığın kolektif bilgi ve bilincinin toplandığı dünyayı çevreleyen bir alandı. Noosfer çift yönlü çalışır Teilhard’a göre insan hem bilgi alır hem de kolektife katkı sunar (bir nevi kozmik internet ağı). Onun işlevi; insanlığın maddi ve zihinsel kolektif çabalarıyla Omega Noktası olarak adlandırdığı yüksek seviyeye ulaşılmasıydı. Teilhard’ın zihin anlayışını Penrose ve Hameroff’un Orch-Or teorisinde geliştirdiği beyindeki mikrotübüller yapıların kuantum bilinç süreçleri içerebileceğine dair görüşleriyle kıyaslamak bizi ilginç noktalara götürebilir. Çünkü bu teori bahsedilen süreçlerin uzay-zamanın temel yapısıyla ilişkili olma ihtimalini de gündeme getirir.
Dick’in Valis deneyimiyle, Noosfer düşüncesi arasında bir analoji kurmak mümkün. Keza Dick’in Albemuth Özgür Radyo romanı tam da bu deneyimin bir çeşit spekülatif günlüğü gibidir: “Bir süre için evreni canlı bir vücut olarak gördüm” (PKD, Albemuth Özgür Radyo, 6:45 yayın). Dick’in romanının özünde, bilim insanı Teilhard’ın kozmosu “süreç içinde olan bütünsel bir varlık” olarak görmesi yatmaktadır. Teilhard fikirlerini, jeolojik ve biyolojik evrim ilkelerine dayanan bilimsel bir temele dayandırıyordu. Teolog vasfı ile de bu evrimsel kozmik kavramları Hristiyan inanç teolojisiyle harmanladı. Genel algıya göre tuhaf görünen bu yenilikçi çabaları nedeniyle birçok çevrede yıkıcı olarak kabul edildi ve bu nedenle yetişkin yaşamının büyük bir bölümünde Vatikan tarafından hedef alındı. 1924 ile 1955 yılları arasında yazdığı eserleri ancak ölümünden sonra yayınlanabildi. Teilhard’ın noosfer fikrine zemin sunan kozmogenezis olarak adlandırdığı kavram, sürekli, yukarı doğru eğimli bir evrim yörüngesidir ve evrenin temelinde bulunur. Kozmik evrimin tüm “devasa psiko-biyolojik operasyonu”, dünyanın tüm düşünen unsurlarının “mega-sentezine” işaret ederek, insan türünü süper insan alanına giriş yapmaya zorlar. Teilhard bu insanüstü varlığı Omega Noktası olarak adlandırır ve ona göre bu kozmik evrimin zirvesidir: Çokluk, bilgi, enerji ve onun doğuracağı yeni insan.
“Yıldızsal dünyanın keşfinde, kendi varlığımız ile etrafımızdaki kozmosun boyutları arasındaki tüm oranları ortadan kaldırıyormuş gibi görünen, yalnızca bir gerçeklik hayatta kalıyor ve sonsuz küçük ile muazzam olanı kapsayabiliyor: Enerji… Her şeyin ortaya çıktığı ve her şeyin bir okyanusa düşer gibi geri döndüğü o yüzen, evrensel varlık; enerji… Yeni ruh; enerji… Yeni tanrı.” Teilhard, bu süreçte insanlığın kendini “beyinleştirdiğine” ve yavaş ama emin adımlarla, “muazzam bir düşünme makinesi” olan Noosferi inşa ettiğine inanıyordu. Bu açıdan cosmogenesis felsefesi ile PK Dick’in Valis’i iç içe geçer. İleriye, Omega Noktasına doğru. O zaman bu gezegendeki yaşam artık “anlamsız bir hapishane” değil, “birliğimizin şekillendiği matris” olacaktır.
İmparatorluğun sonu ve sonsuzluğun hükümranlığı düşü: “İnsanlık, ancak kolektifleşme (kolektif iş birliği) yoluyla Noosfer’in bu toplam, gezegensel gelişimini başarabilir. Sadece kendilerini düşünen insanlar tarafından inşa edilemez; yine de yeryüzündeki her insan kendi içinde evrensel bilinç yükselişine ortak olur.” Teilhard / The Phenomenon of Man
“İsterseniz, ‘Gerçeklik çöküyor, her şey bir kaosa dönüşüyor’ da diyebilirsiniz ya da benimle beraber, ‘düş’ün yani dokos’un ortadan kalktığını hissediyorum; Maya’nın kaybolduğunu hissediyorum, Uyanıyorum, O da uyanıyor: Ben Düş Gören’im Bizler Düş Görenleriz’ demek isteyebilirsiniz.” PKD / İnsan, Android ve Makine
Belki de Albemuth Kozmik Radyo hâlâ sinyal gönderiyor dünyamıza.
PS: Bu metin 2001-2009 yılları arası Albemuth Fanzini çıkarırken yanımda olan kıymetli taifeye ithaf edildi ve hâlâ düş görebilenlere…
(XXIV) Alet Çantası Dizmek: Çıkarmalar, Eklemeler, Yanlış Anlamalar
“Artık gerçeğin yerini, gerçeğin işaretleri almıştır.” Jean Baudrillard
“İdrak mümkündür ama çaba ister.” Natık Baba
“It from Bit.” John Archibald Wheeler
Çoğulcu bir ontoloji için yola çıkacaksak insanlığın düşünsel ekin tarihini yeniden ele almaya, okumaya çalışmalıyız. Ve bu çabada duygusal davranamayız; ne güncellemeye açık, zamana uygun olanlar ve olmayanlar neler, kullanım tarihi geçenler hangileri tespit etmek gerekecek. Sonuçta bütün düşünce tarihi türümüzün işlevsel olmayı bekleyen hazinesi. Kitabımızın çeşitli pasajlarında tekil, indirgemeci formüllerin logos edimini fikri sabit bir hapishaneye tıktığını ele aldık. Bu konu çok hassas. Çünkü artık dünyadaki oluş serüvenimizi tek bir kıyafet giyip açıklayamayacağımız gerçeği çok net olarak görülür hâle geldi. Zamanla buna alternatif olarak gelişen ikili formüller ya da tanımlar da artık güdük kalmaktadır. “Ben eko-anarşistim, ben otonomist-Marksistim, ben anti-kapitalist Müslümanım, ben uygarlık karşıtı bir liberterim” gibi açıklamalar da hakikatin çok yönlülüğünü daha bol bir kıyafete sokmaktan öteye gidemedi.
Sorun o ya da bu teorinin işe yaramaması değil; genel olarak teorilerin gelişime, çokluğa, mutasyona ve sürekli değişim ritmine ayak uyduramaması ya da uyduranların da, o teoriyi sahiplenen zihinlerin hâlâ tek kanallı düşünmesinden dolayı güdük kalmasıdır. Yani koca bir vaha, bir su makinesi gibi algılanmakta ve kullanılmaktadır. Tabii bu durum bizi Orta Çağ kontlarının kullandığı uzun unvan, isim ve lakaplardan oluşan adları gibi tuhaf tanımlamalar yapmaya götürmemeli. Çeşitlilik görülende değil içerikte ve onun duyumsanma olasılığında açığa çıkmalı. Zaten aşırı doz logosa maruz kalmışız, zaten ortalıkta gezinen yüzlerce kavram var ve herkesin kafası çok karışık. İcada lüzum yok, bunun için metafelsefe bahsini yeniden açmalıyız.
Walter Benjamin’in Takımyıldız önerisi (fenomenler ve idealar arasında diyalektik montaj), DG’nin diyagram düşünce ve rizom modellemeleri, Fredric Jameson’ın bilişsel harita çalışmaları, Graeber ve Wengrow’un olasılıklar matrisi olarak insan tarihi, Marc Augé’nin non-place kavramlarını aklımızda tutup; düşünsel bir füzyon yaklaşımının köksel temelleri üzerine düşünelim. Fakat bunun için sağlıklı ve sağlıksız fikirleri, anlamlı olan ve anlamsız olanı, doğru ya da yanlış kabulleri, değer taşıyan ve taşımayanları, sahte ve hakiki bilgiyi ayırabiliyor olmamız gerekli (etik üzerine tartışma). Özellikle internet sonrası bulanan zemini yeniden şekillendirmek, bunun için öncelikle yanlış bilgi ya da ön yargılı düşünce tarzlarını ayrıştırıp, doğruyu görünür kılmaya azami dikkat etmeliyiz. Ağın nabzını tutan çağdaş felsefecilerden Regina Rini’nin içine düştüğümüz durumun vahametini gözler önüne seriyor: “Deepfake’lerin asıl tehlikesi, bizi sahte şeylere inandırmaları değil; aksine bizi gerçek olan her şeyden şüphe etmeye zorlamalarıdır. Görüntülü kanıtların çöküşü, toplumsal ortak bir gerçeklik zemininde buluşmamızı imkânsız hâle getirir.” Kuşkusuz bu “sahte gerçeklikler” sadece hareketli görüntü, video ya da sesi değil metni de içine alıp, yutar. Bu yolun sonu Baudrillard’ın gerçek ile sahteyi ayırt edemeyeceğimiz bir simülasyon evreni dediği şeye kilitlenmektir. Belki tam olarak orada değiliz ama tuzak kuruludur ve kullanıcı gönüllü olarak hızla tuzağa yönelmektedir (Baudrillard kışkırtmak için olguyu en uç noktasında sunmayı, saati hızlandırmayı sever; sürrealistlerden punk’a şok’un etkisi).
Şimdi; internetin dağıttığı bilgiler üzerine bir test yapmayı deneyeceğim; ki sahada soğan ile sarımsak nasıl karışıyor görebilelim. Minik saha araştırmam dijital çağın, bilgi ve enformasyon bombardımanına eşlik eden “internette sürekli yanlış bilgilerin dolaştığına” dair şüpheyi, salt görsellik üzerinden değil bilgi akışı üzerinden yoklama denemesidir. Yanlış, kendisiyle çelişik, bağlam yoksunu ya da anlam ifade etmeyen bilgileri sınamak için “bir kavramla ilk kez karşılaşan” bir öğrencinin takip edeceği yolu izledim. Seçtiğim kavram entelektüel kesimin söylem dünyasında yaygın olmuş post-yapısalcılık. Önce Wikipedia’daki post-yapısalcılık maddesine baktım. Bu sayfanın başında sıralanmış isimlere şöyle bir göz attım: Bu madde “genel olarak Roland Barthes, Jacques Lacan, Jean-François Lyotard, Michel Foucault, Jacques Derrida, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze, Félix Guattari gibi isimlerle” diye başlayıp, devam ediyordu. 14 yaşından beri kitaplarla haşır neşir olmuş, ana teorik gıdasını basılı kaynaklardan alan ve 2000 yılı sonrası da buna yan bir pratik olarak internet search’lerini eklemiş biri olarak verilen yanıta biraz şaşırdım ve aynı zamanda tebessüm ettim.
(XXV) Emin miyiz Wikipedia?
Çünkü saydığı bazı isimler post-yapısalcıdan öte yapısalcı, bazıları ise bu iki kavramın dışında konumlanmış düşünürlerdi. Hatta Roland Barthes gibi uzun yıllar yapısalcılığın bel kemiği olmuş (göstergebilim misal), ama son yıllarında “yazarın ölümü” gibi fikirlerle post-yapısalcılığa da geçiş yapmış isimler vardı. Ya da bırakın yapı ya da kavramı, gerçekliğin kendisinin çoktan simülasyon içinde kaybolduğu üzerine kuramını geliştiren Baudrillard’ı Wikipedia’nın saydığı isimlerin dışında ele almalı. Aklıma Adorno’nun “bütün yanlıştır” uyarısı gelerek.
İlk elden ulaştığım bilginin muğlaklığı karşısında, yine bir öğrencinin izleyeceği ikinci yola başvurup AI bot açıp, ona “Wikipedia bana bu açıklamayı verdi ama ben tutarsız buldum, bu isimler necidir bir yaz” dedim. Yanıt şöyle başlıyordu: “Bu liste gerçekten Wikipedia’nın biraz ‘torba kategori’ yapmasının tipik bir örneği. Düzeltelim: Bu isimler aynı akımın değil, birbirine temas eden farklı yönlere açılan düşünce hatlarının içinde duruyorlar” deyip, bana aşağısında bambaşka bir yorum çıkarttı. Verdiği yanıt kuşkusuz Wikipedia’nın verdiğinden daha geniş ve açıklayıcıydı. Fakat bu sefer de AI’ın algoritması bu düşünürlerin çoğunu, bence alakasız bir biçimde post-modernizm şemsiyesi altında topladı.
Düşünün, şu an binlerce genç, bu tip kaynaklarla ya da kitap özeti olduğu söylenen PDF dosyalarıyla ödev yazıyor; hatta internette gezen makaleler oluşturuyor, daha kötüsü derme çatma ve toplama bu bilgilerle videolar hazırlayıp YouTube’a yüklüyorlar. Logosun çilesi burada bitmiyor, daha sonra bu videoları kırpıp kırpıp Instagram ya da Twitter/X için mini videolar ya da caps’ler hazırlıyorlar. İşte burada istismar edilmeye müsait, gündelik gösteriye katık edilmiş geniş bir kavram kargaşası var. Bugün internetin kendisi yanlış bilginin deposu hâline gelmiştir. Ki az önce örneklediğim şey oldukça masumca işlenen bir kişisel kabahat. Çünkü artık herkes sözde bilgi ve onun arkasını dolduran görsellikle ilgiyi üstünde toplamak, onaylanmak, beğenilmek, popüler olmak ve mümkünse bu uğraşlardan para kazanmak derdine düşmüş vaziyette. Ama bu bilgiyi sağlayan ağın mantığını dizayn ve kontrol ederken hiçbir etik ilke taşımayan şirketler ve onların başındaki silikon oligarşisi yöneticilerinin niyeti masum değildir. Burada sadece YZ tarafından üretilen içeriğin yol açtığı tuhaf durumlar kadar genel internetin “açık kaynaklarının da (open source ya da OSINT) kullanım süreçleri üzerine de kafa yormak. Veri biliminde kullanılan “garbage in/garbage out” kavramı sistemlerin kullandıkları verilerin; netlik, doğruluk, açıklık yani kalitesi kadar; kapasite üretebileceğine işaret ediyor. Eğer girdi ya da veri hatalı, eksik, anlamsız ya da manipülatif ise çıktısı yani özgür kaynakta dolaşımı da çöp olacaktır.
Şimdi ağın bu genel açıklarını düşünmeyi “ölü internet teorisine” bırakıp, test alanımızı zoom yaparak genişletelim. Gerek Wikipedia gerekse AI’nin post-yapısalcı olarak tanımladığı bir ismi oradan çekip, daha geniş algıda nasıl sunulduklarına bakalım. Bunu yaparken yine bilinçli ya da bilinçsiz biçimde yapılan bir yanlış yorumlama biçimlerini görünür kılmak hevesim. Unutmayalım, maket bıçağı ile kapı kilidi açılmaz, anahtar neyse onu bulmalıyız. Düşünceyi olamadığı bir şeye zorlamak, onu hakikatten koparmaktır. Sözün büyüsünü, Arthur Rimbaud’nun deyişiyle sözün simyasını bozmayalım. Ne neyse o olsun.
Seçtiğim isim Michel Foucault. İlk konu örneğim ise çok sevdiğim bazı kitaplara da kataloğunda yer vermiş bir yayınevinin zamanında yaydığı bir afiş. Foucault’nun bir sözü metninden çekilmiş ve ondan isyankâr bir slogana dönüşmüş, bir afiş türetilmişti; “iktidar her yerdedir, direniş de” sözü üzerinden. Afişte Foucault kitaplarının yanında gerili sapanıyla taşı atmak üzere olan, yüzü poşu ile örgülü bir eylemci var. Foucault aşağıda kısaca özetleyeceğimiz gibi çeşitli siyasal pratiklere dâhil olsa da sanırım poşu ile örtünmek ve sapan kullanmak ona uyan şeyler gibi durmuyordu.
Burada amacım görselin tasarımını ya da yayıncı arkadaşları eleştirmek değil. Fakat özellikle 2000’ler sonrasında, 68 kuşağı düşünürlerinin çalışmalarından bir çeşit aktivistin el kitabı, direniş stratejileri ve isyancı örgütlenme biçimleri aramanın çok cool bir davranış hâline gelmesi realitesiyle karşı karşıyayız. Sadece Foucault değil Wikipedia’nın post-yapısalcı şemsiyesine aldığı diğer düşünürler de, geçmişte Blanqui, Bakunin, Lenin, Che örneklerinde görüleceği gibi birer eylem adamı ya da yazdıklarını devrimci hareketlerin örgütlenmesi ve eyleme geçmesi motivasyonuyla yazmış kişiler değiller. Öyle okunma şansı olsa da direkt siyasal alanda olmayan Derrida, Lacan, Lyotard’ı baştan dışarıda tutmak gerekli. Biraz yorumla, DG’nin her türlü verili yapı fikrini yıkıp, olası bir düşünsel ve tinsel ayaklanma için uygun haritaları vermeye yönelik özel bir kaygı taşıdıklarını söyleyebiliriz.
Foucault ise; bilgi arkeolojisi ve soykütük çıkartma gibi yöntemlerle öznenin çözülmesi, gerçekliğin tarihsel inşası, kapatma rejimleri, bedenin biyo-politik hattı, doğruyu söyleme pratiği, iktidar-bilgi ilişkisi üzerine önemli kazılar yapmıştır. Ve bu kazılar nesnel kullanımda özgürleşme çabasına dair verimli alanlar sunar. Keza onun heterotopya kavramı da gündelik hayata sızmış ütopyanın pek girilmek istenmeyen arka sokaklarına dair haritaları düşünmemizi sağlar. Ama şunu unutmamak gerekir, Foucault özenle herhangi bir düşünsel okul ile bağdaşmaktan sakınmıştır. Ve bir teorisyen olmadığının altını kalınca çizip, yaptığı işin analiz ya da tarihçilik olduğunu da net olarak ifade eder. Ona göre yazdıkları birer hakikat belgesi değil, paylaşıma açılan deneyimlerdir: “Ben bir teori inşa etmiyorum. Benim yaptığım şey, iktidarın ve bilginin nasıl işlediğine dair küçük ölçekli analizler sunmaktır. Eğer insanlar bu araçları alıp kendi mücadelelerinde kullanmak isterlerse, buyursunlar.”
Her ne kadar birey olarak bazı politik yorumlara katılmış olsa da kendi araştırmasıyla her tür teori/ideoloji arasına bir mesafe koymuştur. İlk yola çıkarken yapısalcılığın bazı metotlarından faydalanmışsa da zaman içinde kendi tanımları ve kavramları ile anılmayı seçmiştir. Katıldığı birçok mülakat sorularına yanıt olarak “yapısalcı ya da post-yapısalcı olmadığını” da açıkça ifade etmiştir. Foucault; kendini genel olarak sağcı ya da solcu olarak da tanımlamamıştır ama Hapishaneler Bilgilendirme Grubunun (GIP) kuruluşunda yer almış, Polonya’daki baskıcı bürokratik devlete karşı çıkan anti-komünist Dayanışma Sendikasına desteğini sunmuş, göçmen hakları ve ırkçılık karşıtı birçok gösteride bizzat yer almış; sokağa çıkmıştır. Bu pratiklerin yanında Foucault; Paris sürgünündeki Ayetullah Humeyni’yi destekledi, İran İslam Devrimi’ni 1978’de bizzat ziyaret etti ve orada yepyeni bir “siyasal tinsellik” gördüğünü yazdı. Foucault adı bu yüzden, birçok İranlı entelektüel ve sanatçıyı hâlen öfkelendirmektedir.
Can sıkan durumsa 1977 yılında aralarında Deleuze, Guattari, Althusser, Barthes, Simone de Beauvoir, Sartre ve Derrida’nın bulunduğu bir grup entelektüelle birlikte, reşit olmayanlarla cinsel ilişkiyi suç olmaktan çıkarılmasını ve rıza yaşı kanununun (o dönem Fransa’da bu on beş idi) kaldırılmasını talep eden bildiriye de imza atmış olmasıydı. Bu bildiri ne ona ne de Sartre, Derrida ve diğerlerine karşı “cancel” ya da silme eylemine kalkışmaya neden olmaz, olamaz. Eğer herkes “böyle açıktan” görüşlerini açıklıyor olsa zaten elenmemiş bir insan evladı bulmakta zor olurdu. Gerçek dünyada bütünüyle aklar ya da karalar yok, düşünen kişi de tıpkı sanatçı gibi alacakaranlığın sınır çizgileri üzerinde seyahat edendir (keza herkesin bir gölge tarafı vardır). Ayrıca “iptal kültürünü” gündeme getiren bu yeni ahlakçılık kendi içinde net tanımlanmış kapsayıcı normlardan, kıvrımlardan ve ince detaylardan mahrumdur. Örneğin; bu tip bir eylemi yapan kişi, bu konuyu içeren metne imza atan entelektüel veya bu konuyu romanında ahlaki formlara bağlı kalmadan işlemek isteyen bir yazar aynı kazana konulur.
Bu işin diğer yüzü siyasal ve etik mevhumudur; yani bir eylem ya da aktivist yöntem olarak ahlaki gözüken bir yargı yaratmak söz konusudur. Fakat her motivasyon gibi bu gibi tavırların da önce geniş bir kavram setine, yani etik üzerinden bir anlam dünyasına sahip olması gerekir. Aksi hâlde bir değer değil, sadece yargısını yaratırız, çünkü önce bunları yaratmak için değeri var eden insan etiğine ihtiyaç var. Ne yazık yıllardır bu mevhumlara kafa patlatıp, okullarda mecburi bir değer eğitimi verilmesi şart diyen İoanna Kuçuradi’ye kimse kulak vermedi; o yıllardır değer kavramı ile değer yargılarının karıştırılmasının çok büyük kabahat olduğunu söyler. Tabii bunları kavramak için önce üzerine düşünmek, uygun bir biçimde düşünmek gerekir. Woke kelime kökü olarak duyarlıdan gelse de sık sık sosyal ağ içinde duyar kasma tavrına denk gelir. Her internet kullanıcısının aynı zamanda bir vitrin, bir dijital emtiaya döndüğü günümüzde duyar kasmak, aynı zamanda etkileşim de kasmaktır. Yani kendi dijital varlığını pür pak gösterme, temize çıkartma aracıdır; ben ve öteki. Bu açık bir Günah Keçisi sembolizmidir, antropoloji, sosyoloji, inanç tarihinde çokça örnekleri bulunur (linç ve katharsis iç içe girer). Bu açıdan woke, inanç âleminin bile gerisinde bir ahlakçılık türetilir; ben/biz ve ah o günah keçisi- yaklaşımı üzerinden rahatlama hissi ve öteki olana hınç üstüne kurulur. Ve bu öteki tanımı proaktiftir, sürekli çoğalıp, güncellenir (bakınız Lacancı psikanalizde öteki kavramı ve Büyük Öteki).
Yeni Ahit’te geçen İsa’nın taşlayarak öldürülmek istenen topluluktaki “iffetsiz” kadını önüne siper olup, ilk taşı günahsız olanınız atsın; alarmı hâlâ çalmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de insanın kendi iç dünyasına, sorumluluklarına yönelmesini temellendiren en önemli ifade “Siz kendinize bakın” (aleyküm enfuseküm) uyarısıdır. Kuşkusuz bu tavırlar çoğu zaman düşünsel bir sorgulama ile değil otomatik-pilotta gerçekleşir, dünün modası bugünün vibe kavramıdır, dâhil olmak arzusu yaratılır, uygun bulmadığı için katılmamak dalgada olmamanın bile bir cancel riski vardır. Bu noktada her toplumsal olgu gibi “duyar kasma politikası” da, asıl siyasal olanın alanında sınanır. Walter Benjamin kötümser tavrın devrimci yönünü açıklarken şu uyarıda bulunur; ilk önce ahlaki metaforu politikadan kapı dışarı etmek gerekir (bakınız Sürrealizm denemesi). Vibe oldu diye duyargalı olma tavrının panzehiri önce kendini bilmek ve omurgalı olmaktır.
Fakat öte taraftan bu tip her durum, bize entelektüelin aydın sorumluluğu vasfının da oluşturduğu sınırları tartışmaya açar. 68 sonrasının yenilgi psikozuyla liberter değil liberal bir ufukta ilerleyen dönemin özgürlük anlayışı zaman zaman bir istismar zeminine dönüştürmüştür (sınırsız yapma hürriyetini bir tek kapitalizm teklif eder). Oysa bahsi geçen imza metninde tartışılan şey ne Fourier’in özgürleşmeci pedagojisi ne Wilhelm Reich’ın çocuk cinselliğinin bastırılmasının hastalık yaratacağı uyarısı ne de 68 sonrası Almanya ve İtalya’da hayat bulan özgür kreş ve okul denemeleriydi. Ve işin tuhafı sadizmin isim babası Marki de Sade da romanlarında görüleceği üzere 15 yaşından küçük kişilerle açık cinsel birleşmeye mesafeliydi.
Şu anın mantığı ile analoji kurar isek, ülkemizde de yasal rıza yaşı 18 olsa da sahadaki durum pek öyle değil. 2000’lerin başından beri dünya çapında cinsel deneyimin yaşının pratikte 13’e inmiş olmasının riskleri üzerine tartışılıyor. Fransa’da bu sınır hâlâ 15 yaş ve Danimarka, Yunanistan, Romanya gibi birçok Avrupa ülkesinde de bu geçerli. Bu açıdan toplumumuzda da bu sınırı kabulü makul duruyor. Tabii, bu zihin cimlastiğini de akran yaş kuşakları arasında düşündüğümüzü söyleyerek. Burada altını çizmek istediğim şey; ahlaki bir yargı bulma motivasyonu değil. Fakat yeni bir medeniyeti tartışacaksak, etik kavramından yola çıkarak bazı yeni kurallar aramak da gereklidir. Küresel neo-liberal model sadece tüketimde değil, yaşamda da uçlarda olmayı, sınırsız yaşamayı teşvik ediyor. Ana akım kültürlerin dağılması, yükselen egoizm kültü, internet ile dünün alt kültürel eğilimlerinin kitleselleşmesi olgusunun yaşandığı ama bu durumlara karşılık gelecek yeni normlarınsa henüz belirlenmediği gerçekliğiyle karşı karşıyayız.
Buna 90’lardan sonra doğan kuşakların yoğun psikiyatrik ilaç kullanımı ve her geçen an çığ gibi büyüyen küresel uyuşturucu madde ekonomisini de eklersek, vaat edilen sınırsız özgürlüğü de idrak ve vicdan adına sorgulamamız gerekir. Bilinçli seçim ve katılım yapacak yaşta olmayan çocuklara, hayvanlara ve doğaya karşı işlenen suçlar, ahlaktan öte evrensel bir yaşam etiğini yaralamakta. Bu tip tatsız tarihsel örnekler bize teorinin yaşama dair ve yaşam için bir kavram seti olduğu gerçeğini hatırlatır. Fakat modern toplumun eski normlarının da yeni normalde işe yaradığını söylemek de imkânsız. Artık ne tek bir teori ne de tek bir düşünürle kendi dünya görüşümüzü ifade edemiyoruz. O yüzden bir düşünce ya da düşünürün teorisi ve pratiği içinden gerekli kavramları alıp, hayatımıza dair kullanacağız ve bunu yaparken de kimseyi kahramanlaştırmayacağız. Jung’un haklı uyarısındaki gibi, önce kahraman ilan edilen sonra kurban edilir (bakınız İsa).
Aydınlanma düşüncesindeki içten çatlaklar ya da Fransız Devrimi sonrası oluşan sistem karşıtı hareketlerin birer sisteme dönüşmesi sorunsalı, Komünist olduğunu söyleyen bürokratik devlet sistemlerinin çöküşü kapitalizmden mutsuz insanların yeni formüller aramasına yol açmıştır. Dünün ben Leninistim yaklaşımları kadar, bugünün ben Foucaultçuyum, ben Deleuzcüyüm yaklaşımları da sorunlarımıza çare olmaz, böyle yaparak sadece isimleri yeniliyoruz. Bu yüzden kahramanlara ihtiyaç yok ve bu karmaşada her şeyi çözebilecek sihirli iksire sahip kahraman da yok. Yeni bir hayat için yeni bir yaşam etiği gerek.
Ve teori bunu yapamazken; sokakta ya da sanal âlemde geniş kitleler ötekileştirmenin, ayrılığın ve tekçiliğin türküsünü söylenmeye devam ediyor. “Ya o ya bu, ya bizden ya ötekilerden, bunu yaptıysa o benim için artık bitmiştir, şu benim kırmızı çizgimdir ve o konu tartışma kapalı” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşımların hepsi; artık küresel olarak türümüzün idrak, akıl, izan ve şuur sınırından uzakta yaşadığının delilleridir. Çünkü bu yorumlar; insanın değişebilen, dönüşebilen, tersinir yönüne karşı kördür. Tek boyutlu algı her şeyi iyiye ya da kötüye sabitler, sanki insan ruhundaki dinamizmi yok saymaya programlanmıştır. Yani daha makine zihinsel bütünleşme yaşamadan hayatın akışını 01 01 01 düzeneğine sıkıştırma hastalığına yakalanmıştır insan.
Fakat her gerçeklik düzleminde olduğu gibi burada da çaresiz olduğumuzu düşünmemeliyiz; etiğe, özgür bilince, insanca yaşamaya dair tavır internetin keşfinden beri vardır. İdealize ettiğimiz pozisyonlara, kalıplara uymayabilse de vardırlar. İtalyan cyberpunk eylemci ve kuramcı Daniele Brolli daha yolun başlarında (90’lı yıllarda) dijital çağın asıl meselesinin teknolojisi değil, onun yarattığı etik kırılma olduğuna dikkat çekmişti. Dünün hacker etiği, CCC Hamburg, Ictata’89, bilginin serbest dolaşımına yönelik siber aktivist gruplar, medya arkeolojisi olarak Babil denemeleri, dijital haklar hareketi, dead internet theory, data’nın ağın genel işleyişi dışında tanımı, paylaşımı, birleşimi, ayrımı, dönüşümü ve yeniden resmiyet kazanması çabası olarak DAO oluşumu anlattığım yaklaşıma dair ilk akla gelen örnekler. Küre genelinde, Arthur Kroker, McKenzie Wark, Alexander Galloway, Wendy Hui Kyong Chun, Hâkim Bey, Donna Haraway; ülkemizde tek sayı çıkmış H.A.T.T. dergisi, Özgür Uçkan, Gediz Akdeniz gibi isimlerin teorik çabaları önemlidir.
Arthur Rimbaud’un sözün simyasına dair yaptığı vurguyu yeniden hatırlayalım. Simya işlemi birçok farklı unsurun, parçanın, sürecin bir çeşit füzyona girişiyle olur. Meşakkat yanında azami dikkat ve özen de ister. Amaç altın çıkarmak değil, yine Rimbaud’un deyişiyle ruhu ejder kılmaktır.
Değiştirilecek olan sistemler değil hayattır.

(XXVI) Ateş Hırsızları ve Devrimin Firarileri
“Gerçek devrimciyi yöneten şey büyük bir sevgi duygusudur. Bu nitelikten yoksun bir gerçek devrimci düşünmek imkânsızdır.” Ernesto Che Guevara / Küba’da Sosyalizm ve İnsan
Devrimleri öncüler yapar. Eğer bir devrim gerçekleşiyorsa öncüler mutlaka kitlelerin kalbinde ve yaşamında bir yerlere dokunmuş demektir. Fakat aynı zamanda tarihsel koşullar, hesaplanamaz durumlar ya da kitlelerin çoktan miadı dolmuş sabrın sınırlarını aşma psikolojisi de aynı anda devrededir. Fransız Devrimi’nden örnek verirsek, kitlelerin açlıkla yaşam savaşı ve monarşi tarafından baskılanması öyle bir noktaya yükselmiştir ki, kitleler sadece bir kıvılcım bekler. Tabii, devrim yapanlar, yapabilenler müthiş taktik ustalarıdır. Bir açıdan gerçek devrimciler toplumsal iklimin meteoroloji uzmanları gibidirler (kairos ilmi). Lenin’in “bir gün önce erken, bir gün sonra geç” uyarısı ya da doğru zamanda doğru çıkış, yani mevcudiyet hayatidir (Granma yatıyla Küba’ya çıkartma yapmak).
Kitleler devrime katılır, onun için dövüşür ve hatta sık sık o uğurda ölür. Alain Badiou’nun altını çizdiği “olay” anının psikolojisi ve enerjisi bambaşkadır. Ya da yüz binlerin aynı anda ve yerde “şimdiyi” aşk gibi deneyimlerler. Fakat kitleler bir ay önce neyse hâlâ odur, yani kitleler devrime katılmışlar ama Ursula K. Le Guin’in deyişiyle “devrimin kendisi” olamamışlardır; ki olamazlar. Bunun için sadece gündelik akışın değil dilin, düşünüşün, zamanın ve bunlara bağlı yaşayışın tüm kodlarının kırılması ve temelden dönüşmesi gereklidir. Fakat devrimcilerin genel olarak devrim pratikleri dâhilindeki yönetim biçimi ya da üretim ve dağıtım araçları üzerindeki pratik değişim programları içinde; arzunun gizil ekonomisi, ahlaka karşın etik, kozmik bir bütünlük kavrayışı, herkesin yok saymayı seçtiği bilinçdışı kategorileri yer almaz. Yeni bir dünya için yeni bir insanın oluşması gerektiğini söyleyen Che Guevara gibi yalvaçları saymazsak.
Bunun durumun nedenlerini kavramak için tarih denen şeyin ötesine, tarih öncesi modellere bakmak lazım. Devrimci sembolizminde bilinen ilk örnek arketip Prometheus’tur. Onun insan kültürüne kazınmış önemli eylemleri olmuştur. Bu yüzden Jung’un terminolojisinde anılan “Prometheus Kompleksi” diye bir kavram var ve Jung geliştirdiği bu kavramı Faust’un yazarı Goethe, Nietzsche ve 20. yüzyılın sert ideolojik deneyleri için kullanmıştır. Faust çılgın bilim adamında belirginleşecek, üstün aklıyla deliren bir sembol yaratırken; Nietzsche de post-hümanizmin atası “üst-insan” sayılabilecek formülünde Prometheus mitinin güncellenmiş versiyonlarını ortaya koyarlar.
Kökte, yani Yunan mitolojisinde ise Prometheus biri olumlu, diğeri olumsuz iki farklı temsil ile boy gösterir. Olumlu olan portre hep Olimpos Tanrılarına karşı gelmiş, insanı yaratmış ve onu desteklemiş ve sonucunda cezalandırılmıştır. Olumsuz olan portrede ise Prometheus insanlarla tanrılar arasındaki ortak iletişim alanının yok olmasını, gerginlik oluşmasını, kötülüğün, uğursuzluğun ve hastalıkların yeryüzüne yayılmasının sorumlusudur. Bu iki yorumda da tanrılara ya da güce karşı isyan itkisinin sonuçları olumlu ve olumsuz yönlerden ele alınır. Keza “ateş hırsızı” olarak devrimcinin kaderi de. Titanlar, Olimpos tanrılarından önceki nesildir ve onlara karşı açtıkları savaşı kaybettikten sonra ağır cezalara maruz kalmışlardır. En ağır cezayı alan Prometheus’un kardeşi Atlas, dünyayı sırtında taşımaya mahkûm edilirken, Kronos, Menoetius, İapetos ise Tartaros Çukuru’na ya da “ilk cehennem tasviri” olan alana sürgün edilmişlerdir. Kanlı ve başarısız bu savaşın ardından Titan Prometheus, başta Zeus olmak üzere Olimpos’a karşı çıkmayı sürdüren tek isimdir.
Hesiodos’un aktardığı olumsuz senaryoda, Prometheus insanı eliyle, balçıktan yoğurarak yaratır. Bu insan türü için mitologya erkek ya da androjen der. Ama onların ürediklerini hesaba katarsak hermafrodit bir tür olduklarını da düşünebiliriz. Söylencede önemli bir yere sahip Mekone çayırı, Altın Çağlarda insanlar ve tanrıların beraber vakit geçirdikleri bir ortak alandır. Fakat Prometheus bu alanda bir öküz öldürür ve bunu Zeus’a karşı bir hilenin aracı yapar. Prometheus öldürdüğü öküzü iki parçaya ayırdı; kemiklerinin üstünü yağ ile, etin üstünü ise bağırsaklar ile örttü. Zeus yağın çekiciliğine kapılıp altındaki kemikleri bilmeden seçti. Titan’ın, Zeus’a karşı yaptığı hile bu ortak alanın dağılmasına yol açtı ve aynı zamanda tanrıların gündelik hayattan çekilişini doğurdu. Bu eylemin tek sonucu Zeus’un çok kızması değildi, ayrıca o döneme kadar vejetaryen olan insanlığın da bu eylemle etoburluğa geçişi olur. Ayrıca insan topluluğu, Zeus’un kızgınlığı geçsin diye olayın peşi sıra sürekli devam eden adaklarıyla, tanrılara kurban verme geleneğini de başlatır.
Hikâyede, Zeus’un hiddeti Prometheus’u durdurmaz, bir sonraki eylemi tanrılar dağı Olimpos’taki ateşi bir kamış içinde gizleyerek insanların dünyasına götürmektir. Yani ateş hırsızlığı. Fakat bu sefer Zeus’un gazabı sert olur, hırsız bir kayaya zincirlenir ve her gün dev bir kartal gelip ciğerini yer. Ama Zeus’un hiddeti bununla sınırlı kalmaz, asinin işbirlikçisi olarak gördüğü insana da yönelir. Zeus, Prometheus’un kardeşi Epimetheus’u oyuna getirip ona ilk kadın olan Pandora’yı sunar. Tanrı ayrıca Pandora’ya düğün hediyesi olarak bir sandık vermiştir. Meraklanıp onu açan kadın, farkında olmaksızın kutuya gizlenmiş kaygı, hastalık, umutsuzluk, kötülük ve felaketlerin yeryüzüne saçılmasına yol açar. Sandıkta sadece umut kalmıştır; Hesiodos’un yorumunda.
Aiskhylos’un aktardığı hikâyede ise Prometheus insanlığı uygarlığa götüren bir kahramandır. Tüm meslekleri ve bilimi öğreterek, insanların yer altında karanlık mağaralarda süren ilkel yaşantısına son verir. Onun taşıdığı ateş, ışıktır, bilgidir. Bu anlatıda Pandora ve Mekone’de geçen olaylar yer almaz. Ama diğerinden farklı olarak; Prometheus annesi Themis’ten Zeus’un “er ya da geç tahtan düşeceği” kehanetini aldığı için cezalandırıldığını söyler. Ama bu tehdit aynı zamanda çareyi de içinde barındırmaktadır. Uyarıyı alan Zeus onu yok etmek yerine cezalandırmakla yetinir ve kendisi tahtı için önlemler alır. Ama tüm bu yaşananlara rağmen Prometheus, ilaha pişmanlık getirmez.
Prometheus’un serüveni uzun yıllar insanlığın imgesinde mühim bir yer edinir. Önce Rönesans’ta ve de sonra 18. yüzyıl başında Romantizm Akımıyla birlikte Prometheus arketipi yeniden yükselir. Bu dönem içerisinde akılcılık, keşif, bilime verilen önem, ilerleme nosyonuyla büyüyen sermaye artık kilise merkezli eski toplumun bağlarından kurtulmak istiyordu. Yeni kurulan büyük kentler ve makineleşmeyle at başı giden endüstriyel uygarlık kilise değerlerinin basit dünyasını alt üst etmiş, bireyin de atomize olma sürecini de başlatmıştı. Endüstri Devrimi ile Romantizm akımının eşzamanlı patlak vermesi bir rastlantı değildi. Romantikler yeni dünyanın yarattığı yabancılaşma ve insan tininde büyüyen yangının ilk umacıları oldular. Onlar devrimsiz isyancılardır, hayata ve topluma öfkeleri sık sık intihar ya da akıl hastalığı gibi öz yıkım formlarına bürünür. Percy Bysshe Shelley, Lord Byron, Goethe’nin yazdıkları şiirlerde Prometheus’un hikâyesini birer modern manifestoya dönüştürür.
Mary Shelley’in “Modern Prometheus” alt başlığı taşıyan Frankenstein romanında ise ateşi çalıp tanrılara karşı gelme eylemi, T. Adorno’nun “en büyük ütopya” olarak adlandırdığı ölümsüzlüğe kavuşma çabasına evrilir. Tanrılara ait ölümsüzlük ayrıcalığına, artık bilim insanı da taliptir. Kuşkusuz bu doğaya karşı en büyük isyandır. Romantizm ve Aydınlanma’nın idealleri Fransız Devrimi’nin tetikleyicisi olmuştur. Fakat Fransız Devrimi kendi şiarında ortaya koyduğu ve yaratmak istediği konsensüsünü daha devrim anlarında yitirmiştir. Bunun sonucu olarak öncüleri kendi aralarında bölünmüş ve devrimin bazı has evlatları kurban edilmiştir. Devrim sonrası oluşturulan parlamentoda bu ayrım sağda ve solda oturmak olarak nesnelleşmişti. Yani devrim birlik hedefi ile yola çıkıp ayrılıkla sonuçlanmıştı. Kazanan ise, çok seslilik değil teknik akıl ve onun geliştirdiği ideolojiler olmuştur. Sonuç ne eşitlik ne özgürlük ne de kardeşliktir.
Burjuvazinin dayattığı yeni düzene karşı da hızlıca yeni ateş hırsızları yetişir. Fakat muhalefetin teorik çeşitliliği, pratiğe döküldüğünde yine tek kanallı formlara dönüşme eğilimindedir. Marks değil Marksistler, Proudhon değil Proudhoncular kuramları çokluğu dışlayan birer ideolojiye dönüştürürler. Yani devrimci fikirler dogmaya dönüştükçe, taşıdıkları ateş kendisini yakmaya başlar. Böyle bir tavrın sonucunda yeni ateş hırsızları da tıpkı Fransız devrimcileri gibi sürekli bölündüler. Çeşitlilik değil ideolojik kakofoni, çok seslilik değil lider, öncü, parti ya da kanaat önderleri öne çıktı. Belki de kurtarıcıların ilk önce kendi ruhlarını kurtarmaları gerekiyordu. Kurtarıcıların kurtarma çabası, sadece kendi başlarını derde sokmaz, kurtarmaya soyundukları insanlığın da başı hep belaya girer. Unutmayın; P. Sollers’in dediği gibi “devrimde bir arzu haftası yirmi yıla bedeldir; gerileme döneminde ise bir yıllık bunalım bir yüz yıla yayılır”. Prometheus; Zeus’a karşı gelip, onun düzenini yıkmaya ant içse de devrim çabasının sonuçlarına maruz kalanlar, ne onun gibi bir öznelik misyonuna sahiptir ne de böyle bir konumu seçmişlerdir. Jean Baudrillard’ın deyişiyle onlar “kendilerinden esirgenen” aydınlanma ve bilinçlenme sürecine dâhil olmazlar; onların seçimleri ise rasyonellik değil mittir. Jung’un bahsettiği “Prometheus Kompleksi” de, Titan’ın kendi hikâyesinden çok tarih içinde devam eden arketipsel kalıba yönelir ve onu kavramsallaştırır.
Bu kavramı Prometheus hikâyesi üzerinden genişletip, kuramsal bir çabaya girenler ise Gaston Bachelard ve Herbert Marcuse olmuştur. Bachelard’ın kullandığı şekliyle “Prometheus Kompleksi”, insanın ateş elementiyle girdiği ilişkiyle oluşturduğu entelektüel kibri temsil eder. Bachelard, Ateşin Psikanalizi incelemesinde insanın sınırsız bilme, nesnelere hükmetme, sınırları aşma, otoriteye karşı çıkma hırsının yarattığı ve “kendi kendini vuran” eğilimleri ifşa eder. Bu sınır aşma eylemi antik Yunan’da kullanılan hubris kavramıyla beraber okunmaya müsaittir. Ve ele geçirilen gücün zehirleyici olan gölge yanını da içinde barındırır.
Herbert Marcuse ise Eros ve Uygarlık yapıtında bu eleştiriyi Batı dünyasına egemen olan performans ilkesi olarak formülleştirir. Ve bunu; sürekli çalışmayı, geleceğe yatırım yapmayı ve hazzı ertelemeyi dayatan toplumsal düzenin başat ilkesi olarak görür. Bunun karşılığında kurban edilen şey ise; estetik, oyun, haz yani boş zamanın yabancılaştırılmadığı, insanın tek boyutlu değil de tinindeki olanca çeşitlilikle yaşayabildiği bir yaşamdır. İşin diğer bir boyutu ise; ilahlara karşı gelme refleksinin getirdiği ateşin gölgede kalan diğer kısmıdır. Aydınlanma İdeali; batıl olanı yok etme, her şeyi akılcılaştırma hedefiyle yola çıkmıştır. Karanlık çağlara son verilecek, ışık hâkim kılınacaktır. Fakat geçen 250 yıl içinde ne fal ne astroloji ne de ruh çağırma gibi ekstrem inançlar güç kaybetmemiştir. Keza, kiliseler, papalık, din bürokrasisinin de sistemi hâlâ işinde-gücündedir. Olan insan ruhunda yaşayan naif Tanrı’ya olmuştur. İlk o öldürülmüştür.
Yaşadığımız sosyal ağın dijital aşamasında ise Marcuse’un ortaya koyduğu Prometyen performans ilkesi tüm dünyayı saran bir çılgınlık hâlini almıştır. Bu kalıp sanalın persona evreninden taşmış ve gündelik hayattaki her anlamlı ilişkiyi bir simülasyon vodviline çevirir aşamaya gelmiştir. Bugünün dünyasında Zeus ve Olimpos Dağı artık Silikon Vadisi’ne taşınmış durumda. Ve kendilerini “tanrı olarak ilan etmeye” hazırlananlar Palantir, Elon Musk, Jeff Bezos, Bill Gates gibi Silikon Vadisi multi-milyarderleridir. Ve onlar artık zihinlerini yazılıma, bedenlerini sentetik et ile bütünleştiği bir sayborga dönüştürüp ölümsüz olma iradesindeler. Olimpos bu karanlık düşlere milyarları yatırırken kitlelere Elysium filmindeki gibi tekno-serf hayatı vaat ediliyor.
Tekno-feodalizmden önce yaşanan tekno-faşizm çağındayız ve deste hâlâ karılmaya devam ediyor. Dipten harlamaya devam eden ateşse, yeniden çalınmayı bekliyor. Belki de yeniden oyun, yeniden aşk ve yeniden hakikate dair umudu yakmak için; önce yeniden bilinçli birer özne oluş sürecinde olmak. Baudrillard’ın dediği gibi “dünyanın ironisi, sistemlerin kendi mükemmelliklerinin ağırlığı altında ters yüz olmalarında yatar.” Gerisi zamandır.
(XXVII) Bazı Yanlış Bilinen Doğrular (ve bazı doğru bilinen yanlışlar)
Akılcılık:
Kendini doğanın kutsal ve büyülü akışından; zihin/dil ve teknik/toplumsallaşma süreçleriyle koparan insan türü, bunun yerine ikame edeceği kendi gerçeklik sahnesini inşa etmek zorundadır. Onun semboller, imgesel ya da simgesel kodlar üreten bilişsel yeteneklerinin kökü, belki de bir çeşit mutasyon olan ikinci evrimde; doğaya karşı aklın yarattığı kültürde somutlaşır. Bir nevi doğal seçilim ilkesiyle oynanmış, doğaya değil salt türün gelişimine yönelik müdahale imkânlarını aramıştır.
Türün devamı için, doğadan onu ayıran anomalinin ya da bilinçli zihnin vazifesi, yaşamı her alanda akılcılaştırmak ve onun sağlıklı devamlılığının ön koşulu olarak gerçeklik kategorileri inşa etmektir (sistemler ve onları ayakta tutan ideolojik yapılar). O yüzden farklı dönemde, birbiriyle zıt görülen kavramlaştırmalar, yaklaşımlar ya da kabuller aslında ortak bir sürecin farklı anlarına tekabül eder. Yani ilerleme, gelişme, genişleme akıl merkezciliğin temel fonksiyonlarıdır. Bu yüzden “iyi ve kötü” kavramlarının köklerinin insan doğası denilen şeyde aranması bu kültürün yarattığı bir şaşırtmadır; çünkü doğada iyi-kötü, suç ya da günah bulunmaz.
“Tarif edilmiş kutsal” olarak dinin keşfi, doğal olan kutsala karşı aklın ilk hamlesidir. Bu mantalitenin yetersiz, çelişik, açıklayamaz kaldığı karanlıkta kalan bölgeye karşı aklın hükümranlığının devamı için felsefe ve bilim ikilisi devreye girer.
Akılcılığın öyküsü işte böyle başladı…
Hümanizm:
Hümanizm; insan merkezli evren anlayışını yaratmaktan çok ona yol açmıştır. Fakat insan merkezli uygarlık anlayışının bugünkü kullanımlarından (antroposen vb.) hümanistleri sorumlu tutmak uygunsuzdur. Rebelais, İbn-i Arabi, Erasmus, Montaigne gibi hümanistlerin değerleriyle iktidar makamlarını teşkil eden soylu, burjuva ya da kilise yöneticilerinin icraatları apayrı şeylerdir.
Bizzat Montaigne, Raimond Sebond’un Savunması yapıtında “dünyanın tümüne hâkim olmak bir yana, en küçük parçasını bile bilme gücü olmayan; kendi kendisinin efendisi olacağına, her şeyin zararlarına maruz kalan, hata yapabilen bu zavallı yaratığın kendini dünyanın efendisi ve imparatoru diye adlandırmasından daha gülünç bir şey düşünebilir mi?” diye sorar. Yani insan merkezli evren kavranışına karşı ilk güçlü eleştiriler postmodern, antroposen tartışmaları ya da post-hümanizmden çok önce hümanist düşünce içinden çıkar.
Düşünceler bir çağın ufkunu açar, ona yollar gösterir ama gidilecek yolun tayinini belirleyen felsefe değil güç ve tahakküm problemidir. Hümanizm insana özne olma şansı verme ülküsüdür; ona doğayı ve türleri yok etme hakkını vermemiştir. “İnsan kimdir, kim değildir” tartışması hümanistlerin değil, güç sahiplerinin retoriğidir. Keza Avrupa’dan dünyanın farklı köşelerine uzanan sömürgeci çirkin güç, ilkel gördüğü toplumları “insan olamamış” statüsünde değerlendirip yok etmiştir. Bu kıyıcılık toplama kamplarından Gazze’ye değin sürer. Bu, hümanizmin değil Marki de Sade’ın doğa hiyerarşisine bağlıymış gibi sunduğu, kıyıcı egoizm düşüncesinin eyleme geçirilmesidir. Yani “kimin özne, kimin kullanılacak nesne olduğunu” belirleme hakkını kendinde bulan kibrin; yaşamı seçkinler ve onların kurbanları üzerine meşrulaştırılan bir manyaklığın tarihi. Gladyatör arenalarından Epstein dosyalarına değin.
Artık, yeni bir kozmik hümanizm algısına; insan var oluşunun tini ve tüm yaşamı kapsayan kozmik bilince açılması ve dünyadaki yaşamı bu noktadan yeniden kurmayı düşlemesine ihtiyaç var.
İdrak eksik…
Sosyalizm:
Sosyalizm ideali Karl Marx ile başlamamıştır, hatta tarihi çok daha eskiye dayanır. Kökeninde teorik ve pratik ütopya taslakları vardır. Avrupa’da 13. yüzyılda Bogomil ve Kathar ayaklanmalarında ortaya çıkan ülkü, siyasi manifestosunu Anadolu’da 1416’da başlayan Şeyh Bedreddin ayaklanmasında netleştirerek bir dünya görüşü oluşturur. Peşlerinden 1516’da yayınlanan Thomas More’un Ütopya tahayyülü ve modern devrimcilerin teorik ve pratik tutkuları gelir. Marx bu sürecin tarihi ve ehemmiyetli baş aktörüdür. Fakat sosyalizm ille de Marksist olmak durumunda değildir; farklı ütopyacı, liberter, romantik, anarşist ya da heterodoks sosyalizm anlayışları vardır. Ayrıca sosyalizm geleneği içinde ateist tavır yanında panteist, deist, mistik ve ezoterik akımlar da bulunur (konunun meraklılarına Michel Löwy’nin kuramsal araştırmalarını tavsiye ederim).
Sovyet Bloğu’nun çöküşü ardından neo-liberal ideologlar Marx’ın sosyalizm anlayışını, 20. yüzyılda denenen sosyalist yönetim biçimleriyle bir tutmaya ya da eşitlemeye yönelik bilinçli bir çaba içine girdiler. Burada niyet, devrilen sistemle birlikte Marx’ın itibarı ve keşfinin yarattığı aydınlatmayı da tarihe gömmekti. Ömrünün son dönemlerinde Marx kendi teorisinin dogmatik şemalara çevrilmeye, çarpıtılmaya, indirgemeciliğe dönüştürülmeye çalışıldığını o tarihte anlamış ve uyarmıştı: Moi, je ne suis pas Marxiste, yani “ben Marksist değilim”. Marx’ın coşkun hevesi, kapitalizmin tarihsel gelişimini çözümlemek; onun insan topluluğunda ve ruhunda (bakınız meta-fetişizmi kavramı) yarattığı tahribatı, bilimsel yöntem yardımıyla görülür kılmaktı. Belki de Marx hâlâ Marksistlerden kurtarılmayı bekliyor…
Aydınlanma:
Aydınlanma nedir? Aydınlanma tek bir proje midir? Hayır, değildir. Radikal aydınlanma, liberal aydınlanma, muhafazakâr aydınlanma, deist aydınlanma, materyalist aydınlanma, kozmik aydınlanma gibi birçok farklı ideolojinin aydınlanma modelleri olmuştur. Günümüzde İllüminati olarak karikatürleştirilip komplo teorilerine meze yapılan İllüminasyon felsefesi de bu sürece dâhildir. Aydınlanma, yek bir yapıya, anlayışa ya da ideolojiye indirgenemez. Misal, Kant ile Rousseau’yu, Locke ile Voltaire’i aynı kefeye koymak çok zordur. Fakat genel olarak bir tanımlama yaparsak, kilise ve monarşi sistemlerinin birlikte güçlendirdiği dogma ve hurafelerin yarattığı toplumsal gerçeklik düzlemine karşı akıl, bilgi, deney ve gözlem merkezli bir gerçeklik oluşturma girişimi olduğu söylenebilir. Bu düşünsel bagaj; artık miladını doldurmuş kilise merkezli toplum, mutlak monarşi sistemi ve hâlâ kurutulamamış feodal düzenin tasfiyesi için gerekli yakıttır.
Fakat logos olarak akıl merkezciliğin, aydınlanmacıların da üzerinde netleşmekte zorlandığı bir kavramdır. Salt akla dayanan uygarlık sürekli akıl dışıyla, farklı biçimlerle (dinsel, ırksal ya da seküler) yüzleşmiştir. İnsanın buna karşı aydınlanma çabası çok eskidir; çalınan ve elden ele iletilen ateşle (bilgi, bilim, sanat, teknik, felsefe) Aydınlanma Çağı’na dek gelmiştir. Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan başlıklı incelemesinde Prometheus mitinden devrimlere, varoluşçuluktan gerçeküstücülüğe (ya da 20. yüzyıla) değin bu ateşin izini sürer. İnsan karanlıktan çıkmak için dili, kültürü ve kutsalı yaratmıştır. Tanrılar Dağı insanın gelişimine engel olduğunda kendi aklının yarattığı tanrılar ile çatışmaya girmekten çekinmemiştir. Çok farklı biçimde, geç Heidegger düşüncesi, özellikle Anaksimandros ve Yunan felsefesi üzerinden, insanın mitik bilinçten zihinsel bilince geçtiğini; eskatolojik zamanın sonuna ilerlediğini yazmıştır (Holzwege, 1946).
Yani insan türü ilk mitleri ürettiğinden beri bir aydınlanma projesi içindedir. Fakat mitik olarak kategorileştirilip göz ardı edilen, insanın bilinçdışı rezervleri ve onları zamansız var eden kozmosun enerji düzeneği üzerine yoğunlaşmadan, yani karanlık dehlizlere meşale ile girmeye cesaret etmeden bu çaba hep güdük kalmıştır. Oysa akıl akıldışına, bilinç bilinçdışına içkindir. Yani aydınlatılacak menzilin hâlâ başındayız…
Modern Teslis
Burjuvazinin kendi tarihsel planını gerçekleştirmesi için kesin bir altüst oluşa ihtiyacı vardı ve Marx’ın o dönem (kısa bir dönem) ilerici addettiği burjuvazi, Fransız halkının gerçekleştirdiği devrimi çaldı (üstüne oturdu). Şahsi kanaatime göre burjuvazi hep gericiydi; ne dün ne de bugün dâhil hiçbir zaman ilerici olmadı; sürekli ilerleme hedefine kilitlenmişti ve sadece kendi operasyon sahaları dâhilinde Marx’ın dediği şekilde “devrim yapmadan durmadı”. Ama burjuvazi hep akıllıydı ve o aklı hep bir silah gibi kullandı. Toplulukları kontrol ve manipüle etmek için yeni kontratlar, toplum sözleşmeleri, sağlık protokolleri, akıl kriterleri ortaya attı.
Burjuva aklın; Katolik Kilisesi’nin temelini oluşturan Teslis inancı ya da “baba, oğul, kutsal ruh” şiarı yerine yeni bir gerçeklik düzlemine ihtiyacı vardı. Üç renk ya da eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganı böyle doğdu. Fransız Devrimi’nin ne menem şey olduğu, hep müphem kalmış “kardeşlik” şiarı dışında, “eşitlik ve özgürlük” tanımları kanunlar ve ilk kez yazılan insan hakları beyannamesi ile tescillendi. Böylece burjuvazi istediği gelişme, verimlilik ve sürekli atılım pahasına bütün toplumun dinamizmini kabullerin ve kontratların donuk alanına kilitlemeyi başardı.
Ama bu varoluş insan tabiatına aykırı olduğu için ilkin ütopyacı sosyalistler, sonra Blanqui, Paris Komünü, Marx ve Bakunin’in anti-kapitalist özgürlük felsefeleri geldi ve kontratlara karşı maraz çıkarttı. Fakat yaşanan her şeye rağmen burjuva devrimin kontratı iptal edilemedi; onun gündelik içine sıkıştırdığı tek kanallı gerçeklik ve normal anlayışı yıkılamadı (Sovyet deneyi dâhil). Sistem elindeki her imkân ve fırsatı kullanarak devam etti. Ta ki 20. yüzyılın sonuna dek. Bu tarihten sonra Fransız Devrimi’nden o güne dek devam edebilmiş gerçeklik sahnesi, artık tamamen dağıldı. Tıpkı zaman içinde imparatorluk, feodalizm, monarşi sistemlerinin de yıkılmış olduğu gibi. Artık dijital çağ, ağın mantığı olarak algoritma ve yeni logos paketinde Yapay Zekâ vardı.
Komünizm:
“Komünizm sistemi uygulandı ve yenildi.” Hayır, bu mümkün değildir, çünkü komünizm “olmayan bir sistem” ya da ütopik bir tahayyüldür. Kendi radikal savunucuları bile onun belli aşamalar kat edildikten sonra varılacak bir menzil üzerinden kurgular. Dünya tarihinde henüz parasız, sınırsız, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olmamıştır. Sovyet Devrimi ile başlayıp 20. yüzyıl boyunca yayılan deneyimlere komünizm değil reel sosyalizm denilir. Zaten Marx’a göre tek ülkede komünizm kurmak mümkün değildir. Komünizm aşamasına geçiş için öncelikle devlet adını verdiğimiz baskı aygıtının sönmesi şarttır. Marx için bununla “insan toplumunun tarih öncesi (prehistoryası)” dönemi kapanır. İnsanın ilk kez kendi kaderini, toplumsal üretimini bilinçli ve özgürce yönettiği gerçek tarih başlar. Ve bu deneyim hiç yaşanmamıştır…

(XXVIII) Sınıf Savaşımı Tarih mi oldu?
Hayır olmadı, hatta bilinen en şiddetli raddesine geldi. Kavramın köküne bakarsak, insan toplumu içinde ilk zor üzerinden üretilen kutupluluk sonucu oluştuğunu görürüz; yani birilerinin kendini elit, diğerlerini vasat insan ya da köle olarak toplumsal gerçekliği kurgulamasında. Bu açıdan en bilinen örneği Spartaküs olan köle ayaklanmaları, sınıf savaşımının hayata geçmesine yol açmıştır. Spartaküs ve arkadaşları bir savaş başlatmamıştır, onlar kendilerine açılan savaşın çağrısını kabul edip, mücadeleyi seçen insanlardır. Marx, 1854 yılında yazdığı bir mektupta ilk kez kullandığı kavramın öncesinde, sınıfların savaşımını olanca çarpıcılığıyla aktaran Charles Dickens olmuştur, onun romanları ücretli köle dünyasının büyük sefaletinin resmidir.
Marx; meta-fetişizmi kavramını açıklarken işçilerin üretim süreci içinde kendileri ve ürettikleri karşısında yaşadıkları yabancılaşmayı endüstriyel devrimin makine sistemiyle birlikte okumuştu. Yani işçi makineleşmeyle bir çeşit otomata dönüşmeye başlamıştı. Kayınpederi Marx ile arası pek limoni olan damadı Paul Lafargue, onun yaptığı kavramsallaştırmadan 30 sene sonra, üretimin makinelere aktarılacağı ve insanların “tembellik hakkını” kullandıkları bir ütopya taslağı kaleme alır. Fakat dönemin sömürü düzeni ve sınıfsal gerilimi o kadar yükselmiştir ki ütopya tek biletli bir tatile gönderilmiştir. Bu ağır gerçekçi toplumsal krizlerin en çıplak izleğini Gorki, Jack London, Howard Fast, John Steinbeck romanlarında görebiliriz.
İşçi yerine geçen makine hayali, Karel Čapek’in 1920’de yazdığı R.U.R. adlı piyeste ilk kez kullanılan robot kelimesini icat etmesiyle bambaşka bir içeriğe bürünür. Čapek, Çekçe bir kölelik metaforu olan “ağır angarya” anlamına gelen robota kelimesinden organik ve sentetik etten yapılmış ve yapım amaçları insanlara sınırsız ve koşulsuz hizmet olan insansıların isyanını anlatır. Robot işçiler, kendilerine yüklenen “sınırlı acı hissi” özelliği üzerinden bilinçlenerek kanlı bir ayaklanmaya girişir ve insanlığı yok ederler. Fakat bu savaş sonrasında gitgide insanileşmeye başlarlar. Hikâyede iki robot arasında aşk başlar ve hayatta kalmış son insan onları yeni Âdem ve Havva olarak ilan eder, döngü yeni bir formda sıfırdan ya da yeniden başlayacaktır.
20. yüzyılın sonunda reel sosyalizmin çöküşü, küreselleşme ve iletişim devrimiyle tarihin yanında sınıf savaşımının da bitişi kutlanmaya başlanır. Fakat işin aslı öyle değildi; yaşananlardan 30 sene sonra Covid-19 pandemisinin görünür kıldığı yeni normal, 21. yüzyılda sınıf savaşımının tırmanma eğrisinin robot resmini verdi. Artık küresel toplum; evde ürün bekleyen tüketiciler ve o ürünleri üreten işçiler, dağıtım ağlarında çalışanlar ve evlere servis eden kuryeler ağı olarak; tam ortadan ikiye bölünmüştü. Bu sert tablo YZ ve robotik teknolojilerinde kısa sürede görünür olan sıçramayla, makinenin yine insanın işine talip olduğu bir mantaliteye geldi ve geçiyor.
Diğer bir uçta ise aslında uzun süredir cereyan edip yeni görülür olan dev şirketler arası pazar, enerji ve teknoloji savaşı bu duruma eklenmiş durumda. Sonuçta çokuluslu ve post-hümanist motivasyonlu siber sermaye de devletlerden idareyi almaya ya da devletleri yutmaya da taliptir. Bu sefer kimin kime karşı nasıl ayaklanacağını ya da tersini gelecek gösterecek. Tarihin ya da insanlığın sonu ve yahut bilinmez kaos çağı kapıya dayandı.
Ve biz talihsiz nesiller; tam da bu çok kutuplu, acımasız, kaotik ve yok edici potansiyeli gitgide büyüyen savaşların arifesinde dünyaya geldik. 😊
Tarihin Sonu:
Hegel felsefesinde “mutlak tin” fikri aynı zamanda tarihin kendi özgürlüğünü tam olarak kavrama sürecidir. İnsan bilincinin özgürleşmesi demek; ideolojik çatışmaların bitmesi, rasyonel-liberal devletin “evrenselleşerek mutlak bir uyuma ulaşması” aşaması, yani tarihin sonudur. Fakat reel dünyada “tarihin sonunu” ilan eden Hegelciler değil, postmodern altlıktan nemalanan neo-liberal düşünce olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitimi ya da reel sosyalizmin çöküşüyle Francis Fukuyama, Batı akılcılığının yarattığı liberal-demokrasinin zaferiyle tarihin nihai yönetim biçimine kavuştuğunu söyler. Fakat kısa süre içinde yaşanan Bosna katliamı, Irak işgali, 11 Eylül, Guantanamo zindanı gibi vakalarla “bildiğimiz” tarihin bitmediği ortaya çıkar. Ve mikrofonu bu kez Samuel Huntington alır ve “medeniyetler çatışması” çağının başlangıcını ilan eder. Artık Batı medeniyeti; Doğu ve Güney ile büyük bir var oluş-yok oluş savaşına girişmiştir (sınıflı toplumsal mekanizma sürekli düşman, şeytan, öteki ya da günah keçileri yaratmadan duramaz). Fakat tarih inatçıdır, kolay kolay sahayı terk etmemeye niyetlidir…
İnsan Tarihine – Ön Giriş:
“Başka bir deyişle, mutluluk imgemiz ayrılmaz biçimde kurtarma ve kurtarılma imgemizle birliktedir. Tarihin konusu olan geçmiş imgemiz için de böyledir bu. Geçmiş, gizli bir zaman dizini taşır; ona kurtulma kapısını açan budur. Eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize değip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur? Kur yaptığımız kadınların tanımadığımız kız kardeşleri olmamış mıdır? Böyleyse eğer, bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir anlaşma var demektir: Bu dünyada bekleniyorduk biz.
Daha önceki her kuşak gibi biz de zayıf bir Mesiyanik güçle donatılmışız, geçmişin üstünde hak iddia ettiği bir güç… Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir. Tarihsel maddeci bunun farkındadır.” Walter Benjamin / Tarih Kavramı Üstüne (Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları)
(XXIX) Kapanış Yerine
“Ben; zaman biçiminde ölüm, dünyaların yok edicisiyim.” Bhagavad Gita, 11:32
Arthur C. Clarke’ın “Tanrı’nın 9 Milyar Adı” başlıklı bir öyküsü var.
Hikâye Tibetli keşişlerin arasında geçer. Onlara Tanrı’nın tüm isimlerini bulma ve evrenin var oluş amacını tamamlama görevi verilmiştir. Alfabetik bir liste hazırlamaya soyunurlar. Lamaist rahipler kuşaktan kuşağa tam üç yüz yıl boyunca bu görevi devam ettirirler. Fakat bu listeyi insan zihni ve emeğiyle tamamlamanın imkânsız olduğunu kabul ettiklerinde, keşişler iki Amerikalı mühendisten bilgisayar desteğiyle süreci hızlandırmalarını isterler. Amaç, harflerin farklı kombinasyonlarını otomatik olarak üreten bir sistem kurmaktır. Mühendisler, bu işin altında yatan mistik nedeni gülünç bulsalar da işlerini yaparlar. Yani insanın anlam sınırı, insan çabası ve onun yarattığı bilgisayarın da desteğiyle 9 milyar tanım bulmaya yol açmıştır. Bu evrenin kozmik bilmecesidir ve bilmece çözüldüğünde yıldızlar düşer, evrenin ışıkları söner.
Bu öyküde metafizik bir metafor kullanarak anlatılmak istenen şeyin özü, İngiliz düşünür L. Wittgenstein’ın “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” tespitine benzer. Ayrıca, Aziz Yuhanna’nın “başlangıçta söz (logos) vardı” yaklaşımından yola çıkarak, Arthur C. Clarke’ın öyküsünü “başta olduğu gibi sonda da söz olacaktır” ve sözün (logos) bitiminde “evren de bitecektir” motivasyonuyla yazdığını da düşünmek mümkün.
Oysa insan türü var olmaya devam ettikçe düşünmeye, hissetmeye, anlam bulmaya ve bu sayede dili geliştirmeye devam edecektir. Tanrı, bir isimlendirme ya da söz toplamından öte, tanımlanamayan sonsuzu ifade eden bir anlamdır. Logos kavramı Antik Yunan’da sadece insanın sözü ve bilgisi ötesinde kadim anlamlar da taşıyordu. Antik toplumda logosun özü, Herakleitos’un söylediği şekliyle “kozmik akıl” ya da evrensel yasadır. Herakleitos’a göre insan, kendi yarattığı sanrılara değil, evrenin (doğanın) sesine kulak vererek yaşanmalı ve aklını bu yönde kullanmalıdır. Bu yüzden ateş metaforunu kullanır; koca Herakleitos.
Ateş sürekli yaşar, enerji daimdir, hiçbir şey kapanmaz, döner, dönüşür.
Belki de, baştan sona yazılıp indekse dökülse bile sınırsız kalacak, yok olmayacak şey sözcükler değil, rakamlardır: 1/137-
Şükür ki bilinmeyen hâlâ tüketilmedi, şükür ki yıldızlar hâlâ gökte ve kozmik dansta Shiva heykeli hâlâ CERN’ün bahçesinde.
Döngüsel Denemeler de devam edecektir; haddince.
Rafet ARSLAN
31 Mayıs/1 Haziran 2026 – İzmir

Rafet Arslan‘un Upas Yayın kapsamındaki tüm eserleri https://upas.evvel.org/?tag=rafet-arslan adresinde bulunuyor.




